1 OCAK 1863 ZENCİLERİN ÖZGÜRLÜĞÜ

Amerika Birleşik Devletleri’nde Kuzeylilerle Güneylilerin tutuştuğu kanlı bir kardeş kavgası yirmi aydan beri devam etmekteydi. Hiç kimse işin nereye varacağını henüz kestiremiyordu.
1862 yılı boyunca Kuzeylilerin askeri durumu iyileşmiş ve kendisini Birleşik Devletlerin» Başkanı olarak kabul eden Abraham Lincoln, Kuzeylilerin niçin sonuna kadar savaşmakta kararlı olduğunu vatandaşlarına hatırlatma zamanının geldiğini anlamış; 1 Ocak 1863’te zencilerin özgürlüğünü ilân eden beyannameyi imzalamıştı.
Başkan, Güneylilerden hiç kimsenin o, 1 Ocak tarihinde bir tek köleyi bile serbest bırakmayacağını biliyordu. Ama yine de bu konuyu kesinlikle belirtmekte yarar vardı.
Lincoln, yıllardır süregelen kölelik meselesinin şiddete başvurulmadan halledileceğine inanmıştı. Ama, hiç değilse kendi isteği dışında çıkan bu harp bir işe yaramalı ve zencilerin ıstırabına (Harriet Beecher – Stowe, bunu «Tom Amca’nın Kulübesi»nde çok güzel anlatmıştır) kesin bir son vermeliydi. Artık erkek ve kadın zenciler; satılamayacak, zenci aileleri dağıtılmayacaktı.
Köleliğin kaldırıldığını ilân eden beyannamede zencilere bütün bu haklar vaadediliyordu. İki yıl sonra zaferi kazanan Kuzeyliler, zencilere hürriyetlerini verdiler; ama bu, meseleyi yine de kökünden hâlletmedi. Zenciler bugün bile beyazlar tarafından küçümsenmekte, aşağı görülmektedir.

2 OCAK 1968 BARNARD’IN İKİNCİ KALP NAKLİ

3 Ocak 1963 tarihinde bütün dünya gazeteleri şu haberi yayımlıyordu: «Profesör Barnard yeni bir kalp nakli yaptı. Cap’lı bir dişçi olan Philip Blaiberg’e genç bir melezin kalbi takıldı. Has­tanın durumu iyi.»
Güney Afrikalı  Barnard,  dünya basını için; tanınmayan bir kimse değildi. 1967 yılının Ara­lık ayında 54 yaşındaki L. Washkansky admda birine kalp nakli yapmış, ama hasta birkaç gün sonra ölmüştü.
kalp nakli iki bakımdan önemli problemler ortaya çıkarmaktadır: Birincisi kalpin, birkaç saniye durması ölüme sebep olabilir. Dolayısıy­la, hasta bir kalpin yerine sağlam bir kalpi tak­mak için yapılan ameliyat çok tehlikeli bir ame­liyattır. Çünkü ameliyat sırasında hasta birkaç dakika kalpinden mahrum kalmaktadır. İkinci güçlük; vücudun takılan yeni organı reddetmesi­dir. Bu hâl, bütün organ nakillerinde görülür. İn­san vücudu, kendisine yabancı olan her şeyi red­detmek için yaratılmış gibidir. Başka organ (ço­ğunlukla böbrek) nakillerinde, nakledilecek or­gan hastanın bir akrabasından alınmaktadır. An­cak kalp için bir «verici» değil, kazaya uğramış ve hayatından ümit kesilmiş bir kimse lâzımdır; böyle bir kimsenin ise «alıcı» ile genellikle hiç­bir aile bağı olmamaktadır.
Vücudun yabancı organı reddetmesi L. Wash-kansky’nin ölümüne sebep olmuştu. Profesör Barnard’ın yeni araştırmaları sayesinde, Blai-berg 17 Ağustos 1969’a kadar, 1 yıl 7 ay ve 17 gün normal olarak başkasının kalbiyle yaşadı. Bu, kalp nakli ameliyatlarında önemli bir dönemdi.

3 OCAK 1875 PIERRE LAROUSSE’UN KADERİ

23 Ekim 1817’de, Toucy’de doğan Pierre La-rousse’un çocukluğu annesinin işlettiği handa ve babasının demirci dükkânında seçti. Altı yaşma gelince Edme Plait’nin okuluna başladı. Bura­da sadece okuyup yazmayı ve en basit matema­tik bilgileri öğretiliyordu. Öğrencilerin, çoğu tembel ve yaramazdı. Pierre ise, büyük bir he­vesle çalışıyor, hana inen seyyar satıcıların ge­tirdiği kitapları okuyordu.
Pierre, onaltı yaşına geldiği zaman öğretmen okuluna girdi ve yirmi yaşındayken Toucy’de öğretmenliğe başladı. Ancak, iki yıl geçmeden görevinden ayrıldı.
Paris’e giderek, sekiz yıl süreyle Sorbonne Üniversitesi’nin derslerine ve College de France’a devam etti. Yeni öğrenim metodlarını geliştirme çabası içinde durmadan çalışıyordu. Pierre La-rousse ilk, okul kitaplarını yayımladıktan sonra, 1856’da «Nouveau Dictionnaire de la Langue Française» (Fransız Dilinin Yeni Lügati) adlı eserini yayımladı. Bütün isteği zamanının bilgi­lerini içinde toplayan «Grand Dictionnaire Üni­versel du XIX. Siecle» adlı eserini çıkarmaktı.
Larousse, bu amaçla en seçkin iş arkadaşları­nı topladı; ama 17 cilt tutacak büyük eserinin 22.500 sayfasını kendi eliyle yazdı. Bütün zama­nını bu çalışmaya veriyordu. Eserin son cildi, Pierre Larousse’un 3 Ocak 1875’teki ölümünden sonra çıktı. O tarihten sonra da «Larousse» sözü; sözlük kelimesinin anlamdaşı oldu.

4 OCAK 1809 LOUİS BRAILLE’IN DOĞUMU

Fransa’nın Seine-et-Marne bölgesindeki Coup vray’de saraçlık eden bir adam, oğlu Louis Braille’ın, aletlerine dokunmasını menetmişti. Ama, bu yasağa rağmen, üç yaşındaki Louis, gü­nün birinde bir deri parçasını kesmek isterken kayan keskin bıçak gözüne gelerek kör etti; çok geçmeden öbür gözü de aynı akıbete uğra­dı. Çocuğu kurtarma çabaları boşa gitmiş, Louis’nin iki gözü de kör olmuştu.
Zavallı çocuk: “Anneciğim kuşların sesini du­yuyorum, ama kendilerini göremiyorum, niçin onları görmeme izin vermiyorsun?” Diyordu.
4 Ocak 1809’da doğan Louis Braille, artık hiç göremeyecekti. Bu bitmeyen gece içinde, duygu­ları ve zekâsı gittikçe gelişmeye başladı. On ya­şındayken küçük körlere mahsus olan özel yu­vaya gönderilen Louis, öğrenme aşkıyla yanıyor­du. O sırada Valentin Haüy tarafından bulunan bir sistemle bu küçük sakatların okumayı öğ­renmelerine çalışılıyordu. Bu sistemde karton üzerine kabartma olarak basılan rakam ve harf­leri körler, “parmak uçlarıyJa okumaya” çalı­şırlardı. Louis Braille, yıllarca bu usulü basit­leştirmek için çalıştı. Amacı okumayı kolaylaş­tıracak bir alfabe meydana getirmekti.
Bugün körler, onun sayesinde okuyup yazabi­liyor, mektuplaşabiliyorlar. Öte yandan dayanıl­maz bir çalışma sonucu sağlığını mahveden Louis Braille 1852’de öldü; ama bugün, bütün dünyada kullanılan sağlam bir sistem bıraktı.

5 OCAK 1875 PARİS OPERASI’NIN AÇILIŞI

3’üncü Napoleon, eski Paris Operası’na gider­ken kendisine yapılan bir suikast teşebbüsü üzerine Paris’in en güzel meydanlarından birine bir opera binası yaptırmaya karar verdi.
Mimar Charles Garnier’nin projesi, Fransa’­dan ve yabancı ülkelerden gönderilen 171 proje arasında birinciliği kazandı.
Charles Garnier, plânını İmparatora takdim ettiğinde 3’üncü Napoleon: «Ama bu, şimdiye kadar bilinen hiçbir üslûba benzemiyor. Bunun üslûbu nedir?» Diye sordu Mimar da: «Napo­leon III üslûbu!» Cevabını verdi.
Çalışmalar 1 Ağustos 1862’de başladı. 15 Ağus­tos 1867’de cephesi tamamlanan binanın uzun­luğu 172, genişliği 101, yüksekliği de 79 metre­dir. Kapladığı yer bakımından dünyanın en bü­yük operası olan bina 2.156 kişi almaktadır. Bi­nanın dekorasyon işlerinde 13 ressam ve 73 hey-keltraş çalışmıştır. Dünyanın çeşitli yerlerinden gelen en değerli malzeme (mermer, granit, por­fir…) harikulade bir birleşim meydana getir­miştir.
Ne var ki, imparatorluk 1870’te yıkılınca, ye­ni Paris Operası’nı açma şerefi, 5 Ocak 1875’te Cumhurbaşkanı Mareşal Mac-Mahon’a kısmet oldu. Törende Fransa ve Avrupa’nın en seçkin şahsiyetleri bulundu. Öyle ki, o gün Charles Garnier, hayatının şaheserinin açılışında bu­lunmak için parayla bilet almak zorunda kaldı. Bugün Paris Operası’nda dünyanın en büyük müzik ustalarının, en ünlü müzisyenler, dansörler ve şantörler tarafından temsil edilen eserle­ri oynanmaktadır.

6 OCAK 1619 CYRANO DE BERGERAC

6 Ocak 1619’da doğan Cyrano de Bergerac, lle-de-France bölgesinde yaşayan orta halli bir soylu kişi ailesindendi. Küçük yaşta silâh kul­lanmayı öğrenmişti ama aldığı önemli bir yara sonunda yirmi iki yaşındayken askerlik mesle­ğini bırakmak zorunda kaldı.
Bunun üzerine genç adam şiirler, tiyatro eser­leri yazdı ve oyunları başarıyla sahneye kondu. Fizikçi Jacques Rohault’un dostu olan Cyrano, bilimsel araştırmalarla da ilgileniyordu. Onunla birlikte kuşların uçuşunu incelerken, insanların da günün birinde göklerde uçabileceklerini dü­şünüyordu.
«Histoire Comique des Etats et Empires de la Lune» (Ay Devletleri ve İmparatorluklarının Komik Tarihi – 1657), «Histoire Comique des Etats et Empires du Soleil» (Güneş Devletleri ve İmparatorluklarının Komik Tarihi – 1662) adlı eserleri, adının geniş ölçüde duyulmasını sağladı. Bu eserler, insanların oturduğunu ha­yâl ettiği yıldızlara yapılan seyahatlerin hikaye­siydi, ama aynı zamanda bir şâirin ilmî olma­yan eserleriydi.
Cyrano de Bergerac 36 yaşındayken çatı­dan düşen bir putrel onu ağır şekilde yaralaya­rak ölümüne yol açtı.
Edmond Rostand, «Cyrano de Bergerac» adı­nı taşıyan ve çok ün kazanan bir tiyatro eseri yazmıştır. Bu eserde çok iri burunlu olarak ta­nıtılan Cyrano, cesareti, zekâsı ve cömertliğiyle gülünçlükten kurtulan biri olarak gösterilir

7 OCAK 1941 İZCİLİĞİN BABASI : BADEN – POWELL

İngiliz generali Baden Powell elliüç yaşında emekliye ayrılırken, hayatının kalan kısmını gençliğin eğitimi yolunda harcamaya karar ver­mişti.
Hindistan ve Güney Afrika’ya yaptığı yıpratı­cı seyahatler sırasında, genç askerlerin tabiatın imkanlarından yararlanamadıkları, Sir Baden Powell’ın dikkatini çekmişti. O, gençlerin hem tabiattan yararlanmalarını hem de kendi ola­naklarıyla yaratma duygularını geliştirmelerini istiyordu. Bu gözlem onun izci teşkilatını kur­masına yolaçtı. «İzci» kelime anlamıyla; iz sü­ren, yol açan, yol gösteren demektir.
İzcilik teşkilatı çok geçmeden dünyanın çeşit­li milletleri tarafından benimsendi. Türkiye’de de l’inci Dünya Savaşı’ndan önce Galatasaray Lisesi’nde ve bazı azınlık okullarında kuruldu. Daha sonra diğer orta öğretim okullarına yayıl­dı.
Sir Baden – Powell, iki dünya savaşı arasında çeşitli ülkelerde aynı anlamda kuruluşların meydana getirilmesinde önayak oldu.
7 Ocak 1941’de öldüğü zaman, dünya, onun boşuna yaşamamış olduğunu biliyordu.
Onun zamanından bu yana izcilik anlayışı çok değişti O devirlerde daha çok askerliğe kaçan izcilik günümüzde şahsî özgürlüğe daha büyük yer vermeye başladı; ama daima, kurucusunun asıl prensiplerine sadık kaldı.

8 OCAK 1324 MARCO POLO’NUN SEYAHATLERİ

Marco Polo (Marko Polo), 8 Ocak 1324’te Ve­nedik’te öldüğü zaman harikulade bir eser bı­rakmıştı: «Dünya Harikalarının Kitabı». Marco Polo’nun, amcası ve babasıyla birlikte Çin’e yap­tığı ve 1271’den 1295’e kadar süren seyahatin notları olan bu kitapta efsaneyle gerçek birbi­rine karışır.
Tüccar olan babasıyle amcası daha önce Çin’e gitmiş, orada ülkeye hakim olan Moğol fatihi Kubilay’ı ziyaret etmiş, iyi muamele görmüş ve O’ndan Papa’ya bir mektup getirmişlerdi.
Marco Polo’nun babasıyla amcası hem Papa’­ya getirdikleri mektubun cevabını götürmek hem de bundan sonraki alış – verişleri için em­niyetli yollar tesbit etmek amacıyla ikinci defa Çin’e gidişlerinde Marco Polo da onlarla bera­berdi. Bu üç gezgin Anadolu, İran ve Hindistan üzerinden Çin’e gitmiş, bu arada bilinmedik ül­kelerden geçerek hayretler içinde kalmışlardı.
Onlar, kendi akıllarınca barbarları görecek­lerini umarken; zengin evler, ağaçlıklı yollar, konuksever hanlar görmüş, kendi ülkelerinde-kilerden daha medenî, nazik insanlarla karşılaş­mışlardı.
Kubilay, onları yanında yirmi yıl misafir et­miş, sonunda ülkelerine dönmek istediklerinde İran’a gitmekte olan kızını bu seyahatinde on­lara emanet ederek kendilerine olan güvenini belirtmişti.
Hareketlerinden yirmi dört yıl sonra Venedik’e döndükleri zaman, vatandaşları onları ta­nımakta güçlük çektikleri gibi, anlattıklarına da kolay kolay inanmamışlardı.

9 OCAK 1963 UZAYDAN YAYINLANAN İLK TELEVİZYON PROGRAMI

10 Temmuz 1962’de başarıyla fırlatılan «Tel-star 1» adlı telekomünikasyon uydusu, dünyada «Mondovizyon» çağını açmaktaydı.
Mondovizyon, bir televizyon programının te¬lekomünikasyon uydusuyla bütün dünyaya ya¬yınlanması demektir. Her ne kadar radyo çok yıllar önce bu işi başarıp bütün dünyayı kapsayan yayınlara başlamışsa da, her ülkenin kendine göre ayrı bir dili olması yeteri kadar yarar sağlanmasını önlüyordu. Halbuki resimlerin dili yoktur; resmi herkes anlar. Böylece ilk alıcı -verici antenler A.B.D.’nde Andover’de, İngiltere’de Goonhilly Dovvns’da, Fransa’da Pleumeur -Bodou’da kuruldu.
13 Aralık 1962’de hizmete giren ikinci uydu «Relay – 1» 78 kilo ağırlığındaydı. Gerçi bir önce¬kinden sadece 1 kilo ağırdı ama, ona göre birçok üstünlüğü vardı. Bir defa 8.125 fotoselül taşıyordu, gerek yörünge çapı ve gerekse ekvator üzerindeki yörünge açısı daha büyüktü.
Ama bütün bunlara rağmen, pillerinin kendiliğinden boşalması ilk günlerde iyi sonuç alınmasını engelledi. Nihayet 9 Ocak 1963’te her şey yoluna girdi ve Relay – 1, Atlas Okyanusu üzerinde bulunduğu sırada ilk «mondovizyon» te¬levizyon yayınını yapmayı başardı.
Relay – 1 daha uzun süre hizmet edecekti ama uzaydaki soğuklar yüzünden arızalandı. Buna rağmen 1964 yılı Ekim ayında, Relay – 2 ile birlikte, Büyük Okyanus üzerindeki bir başka telekomünikasyon peyki olan Syncom – 3 tarafından verilen Tokyo Olimpiyatları’nı Avrupa’ya yayınladı.

10 OCAK 1940 KAYBOLAN UÇAK

1939 yılı Eylül ayından beri Fransa ve İngil­tere, Almanya ile savaş halindeydi. Ordular kar­şılıklı olarak mevzilenmiş, fakat her iki taraf da henüz bir hücum hareketine girişmemişti. O sırada, 9 Ocak 1940’ta Alman binbaşısı Rein-berger, Almanlar’ın Fransa’yı istilâ plânlarını Münster’den Köln’e götürme emrini aldı. Emir­de ayrıca, daha emniyetli olması bakımından, bu seyahatin trenle yapılması isteniyordu.
Aynı gün subay arkadaşlarının yaptığı içkili bir toplantıya katılan binbaşı büyük bir şans­sızlık eseri treni kaçırdı.
Bunun üzerine arkadaşlarından bir hava su­bayının yardımıyle ve uçakla Köln’e gitmeyi uy­gun buldu. Böylece 10 Ocak sabahı görüş şart­larının elverişli olmasından da yararlanarak ha­valandılar. Ancak çok geçmeden hava kapandı, görüş mesafesi azaldı ve pilot yolunu kaybetti. Geri dönmeye çalışırken uçağın motoru arıza yapınca rastgele bir tarlaya mecburî iniş yaptı­lar. Hemen uçaktan inen subaylar, o civarda bulunan bir köylüden Belçika’da olduklarını öğrendiler. Reinberger gizli vesikaları yakmaya teşebbüs ettiyse de birden beliren Belçikalı askerler derhal engel oldular. Plânlar ele geçi­rildi ve Almanlar esir edildi.
Olayı duyunca son derece hiddetlenen Hitler, hücum plânlarını değiştirmek zorunda kaldı.

BAŞA DÖN