Selim İleri – Safiye Erol’u anmak…

Nihat Sami Banarlı, Safiye Erol’u şöyle değerlendirmiş:“Millî-tarihî mevzular üzerinde hassasiyetle duran Safiye Erol, yeni Türk edebiyatının değerli bir simasıdır. Ülker Fırtınası isimli, tahlil romanı ve Ciğerdelen adındaki Osmanlı tarihinin zafer ve şeref sayfalarından seçilmiş tarihî eseri ve diğer hikâyeleriyle Türk kadın yazarları arasında yerini almıştır.”Banarlı’nın böyle demesine rağmen, Safiye Erol ölümünden (1964) uzun yıllar sonra, Kubbealtı Neşriyatı’nın çabasıyla, okurla buluşabilmiş bir yazar. İnceliklerle örülü ve her biri ‘kalıcı’ gazete yazıları, dört romanı, tek hikâye kitabı, ‘bütün’ olarak okunduğunda, Safiye Erol’un bir gönül eğitimi yazarı olduğunu belgeliyor.“Zafer ve şeref sayfalarından” çok, Osmanlı İmparatorluğu’nu var eden değişik unsurlara, tarihin içinden, ama bir yandan da yeni Türkiye’nin gündeminden yaklaştığı Ciğerdelen romanı (1947) Safiye Erol’un en ünlü eseri. Ötekiler âdeta gölgede kalmış…Doğu ve Batı arasında sürekli bireşim arayan, hem Doğu’da hem Batı’da uçsuz bucaksız değerler gören, bu değerleri ısrarla savunan, kaynaştıran yazar, bize belki de bir çıkış yolunu işaret ediyordu. Sonradan Tanpınar’ın daha derinlemesine irdeleyeceği bu çıkış yolu, okuryazar çevrelerinde, hele o günlerde, pek ilgi devşirmemiş…Safiye Erol ilk romanı Kadıköyü’nün Romanı’nda imparatorluk sonrasının ailelerini, Cumhuriyet’in ilk kuşağını, 1930’lu yılların Kadıköyü’nü anlatır. O zamanki Kadıköyü’nün bir tutanağı niteliğindeki eser, yörenin semtlerini, mevsimlere ilişkin özelliklerini, ünlü yapılarını, alaturka müzik fasıllarını, sandal gezintilerini, balık avcılığını büyük bir sevgiyle yansıtıyor.1930’larda büyük kentlerde handiyse hor görülen ‘alaturka’ yaşama bu romanda incelikleriyle saptandığı gibi, karşı kesimin neredeyse ilençlere boğduğu ‘alafranga’ dünya da –bütün toptan inkârlardan uzak- içtenlikle savunulmuştur. Aynı tutum Ülker Fırtınası’nda sürüp gider. Yalnız yazar, olup bitenlere, yaşananlara biraz daha mesafeli durmuştur.Safiye Erol’u okumak isteyenler için Kadıköyü’nün Romanı iyi bir başlangıçtır. Bu eserde, genç kuşakla orta yaştakiler arasında köprü kuran Bedriye, otuzlarında, güzelliği, alımlılığıyla dikkat çeken bir kadındır. Eskinin eğitiminden geçmiş, yeniye kucak açmıştır. Genç gazeteci Necdet, için için, Bedriye’ye tutkundur.Gençler öbeğinden, Nimet Hanım’ın kızı Nesrin de çocukluk arkadaşı Necdet’i sevmektedir. Gençler ve atak yaradılışlı Bedriye spora düşkündürler; Kadıköyü’nün “Yediler” adını verdiği bu arkadaş topluluğu hemen her hafta sonu mutlaka buluşurlar.Safiye Erol romanını, ilişkileri iyice karmaşıklaştırarak örer. Zihniyet ve değerler çatışması ikinci planda kalmış gibidir ama, eser sona erdiğinde bütün o karmaşanın özünde çatışmayı alımlarız. Âdeta, sentez için zaman olgunlaşmamıştır…Aynı –hem umutlu hem kaygılı- bekleyiş Ülker Fırtınası ve Dineyri Papazı’nda da karşımıza çıkacaktır. Yazar, yarına ilişkin beklentisini sanki boyuna yinelemiş, birçok yönden tekrar tekrar irdelemiştir. Dineyri Papazı bu anlamda bireyin ancak kendi kendine ve kişisel olgunlaşmasıyla yol alabileceğinin romanıdır.1960’ların sonunda, Kadıköyü’nden taşınıp, artık Teşvikiye’de oturmaya başladığımız günlerde okumuştum Kadıköyü’nün Romanı’nı. Bildiğim mekânları, yaşadığım yerleri, bir bakıma uzaktan tanıdığım kişileriyle beni çok etkilemişti. Nice sonra Mavi Kanatlarınla Yalnız Benim Olsaydın’ı yazarken, Safiye Erol’un dünyasını hemen hiç unutmamış olduğumu fark edecektim.Böylesi önemli bir yazarın daima ‘ikinci keman’ konumunda tutulmasını kavramak güç.Şu da sorulabilir: Özlü yazarlarımızı acaba neden elli altmış yıl sonra ‘keşfediyoruz’?!
ZAMAN :: Tüm Yazarlar

Mustafa Ünal – Krize doğru

Manzaraya bakar mısınız? Tek kelimeyle vahim. Hem ekonomik, hem hukukî, hem de siyasî yönüyle.Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın her konuşması olay. Katar’dan dönerken Bank Asya ile ilgili, “BDDK adım atmalı. Aksi takdirde sorumlu olur.” dedi. Niyeti de hedefi de gayet açık. Bank Asya’ya saldırı, BDDK’ya tehdit var. Bankacılığın ne kadar hassas olduğunu hatırlatmaya gerek yok sanırım. Şakaya bile gelmez. Bırakın devlet adamını bir ekonomi uzmanı veya gazeteci aklına geleni söyleyemez. Suç olduğunu bilir. Dünyanın her yerinde ağır müeyyidesi olduğunu da… Çağdaş bir hukuk devletinde bu konuşma asla karşılıksız kalmaz.Erdoğan’ın sözleri adeta nükleer saldırı gibi. Bir bankaya daha kötüsü yapılamaz herhalde. Ekonomik yönü, hukukî boyutu, ayrı tartışma konusu. Ben daha çok siyasi tabloya dikkat çekmek istiyorum. Çok sevdikleri slogan olan Yeni Türkiye (!) manzarasına yani. Cumhurbaşkanı tehditvari üslupla BDDK’yı göreve çağırdı çağırmasına da icranın başı Başbakan. Yürütmeden hükümet sorumlu. Erdoğan artık eski başbakan. Hem cumhurbaşkanı, hem Başbakan değil. Politik kimliği geride kaldı. Partisiyle ilişkisi sona erdi. Başbakan Davutoğlu bir gün önce, “Muhatabınız benim” derken sadece muhalefet partilerine değil kamuoyuna da mesaj veriyordu.Erdoğan belli ki rahatsız oldu. Ama hakkı yok. Çankaya’ya çıkmak kendi tercihiydi, kimse zorlamadı. Köşk’ün yetkilerinin farkındaydı. Anayasal pozisyonunu kabullenmek zorunda. Başka seçeneği yok. Başbakan Davutoğlu’na KKTC’ye giderken Bank Asya konusu soruldu. Çok net, anlaşılır cevap verdi: “Birtakım manipülatif bankalarla ilgili çıkarılan haber art niyetlidir.” dedi. Ardından kuralları hatırlattı. “Kurallara uyanların herhangi bir şeyden çekinmelerine gerek yoktur.” dedi. Mesajı açık. Davutoğlu, Bank Asya ile ilgili haberleri ‘manipülatif’ ve ‘art niyetli’ diye niteledi. Halef-selef olmaları dikkate alındığında Erdoğan’ın sözlerini bir adım öteye götürmesi beklenirdi. En azından yorumsuz geçebilirdi. Öyle yapmadı. Bir duruş koydu. Çünkü konu hassas. Sessiz kalamazdı. Sözleri bir tavrın ifadesidir.Yanlış anlaşılmasın Cumhurbaşkanı ile Başbakan’ın karşı karşıya geldiğini söylemek istemiyorum. Ancak Bank Asya konusuna farklı baktıkları ortaya çıktı. Sadece Davutoğlu mu? Değil elbette. Tartışmaya ekonominin patronu Ali Babacan da katıldı. Babacan sık konuşmayı sevmeyen bir siyasetçi. Bugüne kadar sıcak tartışmaların uzağında durdu hep. Davutoğlu hükümetinde koltuğunu koruyup koruyamayacağı merak konusuydu. Ekonomi dünyası için saygın bir isim. 3 dönem kuralından dolayı 8 ay sonra yok. Siyasete Erdoğan’ın değil Abdullah Gül’ün kazandırdığı biri. Koltuğunu da Gül’e borçlu. Dün Bank Asya sorusu Babacan’a da yöneltildi. Babacan sistemi hatırlattı ve “Burada temel oyuncu BDDK’dır. BDDK herhangi bir şey söyleyecekse bunu ya başkan söyler ya da internet sitesinden duyurur. Bunun dışındaki söylemlere itibar etmeyin.” dedi. İtibar edilmemesini istediği BDDK dışındaki en sıcak söylem malum. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın sözleri.Gördünüz mü manzarayı… Bir yanda Cumhurbaşkanı’nın Bank Asya hakkındaki açıklaması diğer yanda Başbakan Davutoğlu ve Ekonomi Bakanı Babacan’ın cevapları. En yalın haliyle durum vahim değil mi? Bir ‘devlet krizi’ potansiyeli taşıdığını söylemek abartı olmaz herhalde. Allah’tan bünye 2001’deki gibi zayıf ve kırılgan değil. Yoksa bugün Türkiye derin bir krizin içindeydi. 2001’de Cumhurbaşkanı koltuğunda oturan Sezer, dönemin başbakanı Ecevit’e attığı bir anayasa kitapçığıyla ekonomiyi alt üst etmişti. Erdoğan’ın sözleri anayasa kitapçığından daha hafif değil. Doğru, bir krize neden olmadı. Ama şimdilik. Bu tablo öyle uzun boylu taşınamaz. Sistem daha fazla test etmeye de gelmez.
ZAMAN :: Tüm Yazarlar

Mustafa Ünal – Torbanın zorba kanunları…

Hepsi değil tabii. Çıkış noktası iyi niyetliydi. Soma faciasının yaralarını sarmak da vardı, vergi ve SSK borçlarını ödeme kolaylığı da. 40 bin öğretmen kadrosunu bu kapsamda sayabiliriz. Bunlarla sınırlı kalmadı. İçine ne varsa atıldı. Torba, çuval oldu. Çuvalı da aştı. Birbirine benzemez onlarca düzenleme torbaya konuldu.Torba içinde kanun yapmak iktidarın alamet-i farikası. İstisnai bir uygulamaydı. Özel hallerde başvurulurdu. Bu dönem kural oldu. Her yıl en az bir tane. Torbada mutlaka üzerinde durulması, tarihe not düşülmesi gereken ‘sorunlu maddeler’ var. Durup dururken Ümraniye ve Ataşehir ilçe sınırlarının değiştirilmesini kastetmiyorum.CHP’li Ataşehir’i küçültürken, AK Partili Ümraniye’yi büyütmenin doğru olduğu da söylenemez elbette. Dünyayı değiştirme iddiasıyla yola çıkan kadroların hiç değilse ilçe sınırlarını değiştirmesi de bir şey. Espri biraz soğuk oldu, farkındayım. Neylersin manzara bu.Sorunlu düzenlemeler torbayla sınırlı değil. Son zamanda Meclis’in demokrasi ve hukuk karnesi kırık. Eşine darbe ve olağanüstü dönemlerde rastlanan nice kanun Meclis’ten kolayca geçti. İktidar milletvekilleri demokrasi ve hukuk kriterine göre değil, konjonktüre ve grup disiplinine göre hareket etti. Hükümetten gelen hiçbir düzenlemeye itiraz etmedi. Hepsine kabul oyu verdi.Yasalar kapalı kapılar arkasında hazırlandı. Örnek mi? O kadar çok ki. Eğitim sistemini baştan sona değiştiren ‘4+4+4’ kanunu. Bakanlık meseleye sonradan dahil oldu. Dershaneleri yasaklayan kanun sözgelimi. Milletvekilleri yanlış olduğunu bile bile olumlu oy kullandı. Yarın karşılarına çıkacak. Bugün bile savunamıyorlar, yarın psikolojik hava dağıldıktan sonra hiç savunamayacaklar.“Parti politikası” veya “konjonktür gereği” cevabı torunlarını bile ikna etmeyecek.Evet, torba kanunun ‘zorba maddeleri’ var. Yasaklar var. Ciddi sonuç doğuracak yasaklar… 2002’de ‘yasakları yasaklayacağız’ vaadiyle iktidara gelen bir partinin yasakları bunlar. 1940’lardaki tek parti döneminin ruhu 2014’te bir başka bedende hortladı. Her yasakçı iktidar gibi bunların da ‘özel gerekçeleri’ var. Hiçbiri tatmin edici değil. Asıl niyetin ne olduğunun herkes farkında. Niyet halis değil. Akıbet malum…Cumhuriyet döneminde devletin en çok uğraştığı kitap ‘Risale-i Nurlar’a devlet el koydu. Basımını tekeline aldı. Bir süredir basını engelleniyordu. Bandrol problemi vardı. Komisyon aşamasında itirazlar yükseldi. Çığlık çığlığa ‘Yapmayın. Bu eserlere ilişmeyin’ dendi. Sakıncaları anlatıldı. Gerekçelerinin doğru olmadığı söylendi. İktidar, halktan gelen bu sese kulak vermedi.Hiçbir itirazı dikkate almadı.Bir 12 Eylül günü, tam da askeri darbenin seneyi devriyesinde Cumhurbaşkanı jet hızıyla onayladı. Bırakın incelemeyi, okuması için bile birkaç gün gerekirdi oysa. Torbanın zorba kanunu yürürlüğe girdi. Ve Risale-i Nurlar resmileşti, devletin tekeline alındı. Devlet, tek parti ve darbe dönemlerinde yapamadığını 2014 Türkiye’sinde ‘muhafazakâr demokrat’ kimlikli bir partinin iktidarında başardı. Devlet bozar. Devletin elinin değdiği bir iş iflah olmaz. Bütün sorumluluk, ikazları dikkate almayan iktidarın. Bize de ‘Hiçbir AK Parti milletvekili itiraz etmedi, destek verdi’ diye tarihe not düşmek kalıyor.Torbanın başka zorba maddeleri de var. Kanuna göre TİB, mahkeme kararı olmadan internet sitelerine erişimi engelleyebilecek. Devlet, vatandaşı zapturapt altına alacak. Devlet, vatandaşın önüne duvar örecek. Bu düzenleme bir ara düşünüldü, kamuoyundan yükselen tepki ve 11. Cumhurbaşkanı Gül’ün devreye girmesi üzerine vazgeçildi. İlk fırsatta torbaya atıldı. Hükümetin görevden aldığı bürokrat, yargı kararı olsa da geri dönemeyecek. 5 yılı geçen özelleştirme aleyhindeki mahkeme hükümleri uygulanmayacak. Bu iki madde bile bir devletin ‘hukuk’ vasfını yitirmesi için yeterlidir.Torba, zorba kanunlarıyla geçecek tarihe… Gayri, oy verenler düşünsün.
ZAMAN :: Tüm Yazarlar

Selim İleri – Sinekli Bakkal ve eleştiri tarihçemiz

Sinekli Bakkal Halide Edib Adıvar’ın en ünlü romanı. Yazar, bu eserini önce İngilizce yazmış; Soytarı ve Onun Kızı diye çevrilebilecek bir adla yayınlamış. Roman yurtdışında ilgi devşirmiş. İnci Enginün’ün incelemesinden öğrendiğimize göre, İngilizce Soytarı ve Onun Kızı’yla Türkçe Sinekli Bakkal arasında –üzerinde ayrıca durulmaya değer– farklar var.Sinekli Bakkal 1942 CHP Roman Ödülü’nü alınca Tanpınar bir yazı yazar. Bu eleştirel yazı, bence, Sinekli Bakkal’ı en çok alımlayan yazıdır. Tanpınar, Sinekli Bakkal’ın “asıl güzel ve büyük tarafı” diyor, “yerli olması, bize ait şeylerle dolu olması ve cemiyet hayatımızın çok mühim bir dönüm yerinde ondan kesilmiş bir makta gibi canlı, vazıh ve her türlü manyerden uzak bir aynası olmasıdır.” Tanpınar, romanı, bir başka yazısında “bir geçmiş zaman rüyası” diye niteler.İsmail Habib Sevük de eseri incelemiş, değerli bulmuştur. O, özellikle Vehbi Dede’yle Peregrini üzerinde durur, onların Doğu’yu ve Batı’yı temsil ederken bir bileşime yol aldıklarını vurgular.Orhan Burian kaygılıdır. Halide Edib’in cansız kişilerle romanı olaylardan ibaret bir yapıya sürüklediğini belirtir. Dahası, “Bu roman, muhteşem bir tutarsızlık gösteriyor” der. Burian’ın bir başka gözlemi de, Sinekli Bakkal’ın Batı okuruna egzotik görünmek için Doğu’ya dair abartık süslemelerle yazıldığıdır….Yıllar geçtikçe, ününü koruyan Sinekli Bakkal, eleştiricilerinin hışmına uğrayacaktır. Cevdet Kudret, Halide Edib’in seçtiği mahalle insanlarını başarıyla kaleme getiremediğini belirtir. Oysa, bu insanlar, sözgelimi “bütün o mahalle kadınları, tulumbacılar, yobaz imamlar” Hüseyin Rahmi’nin romanlarında “rahatlıkla ve ustalıkla” anlatılmıştır.Samet Ağaoğlu, Halide Edib’in bazı diğer romanlarında olduğu gibi, Sinekli Bakkal’da da roman kişilerine bir türlü bürünemeyip, her kişide kendi görüşlerini, düşünüş ve duyuşunu yansıttığını ileri sürer. Rabia’yı örnek verir. Başta Rabia, bütün kişiler yeterince çözümlenememiştir. “Ruhî tezatlar yerine yarım adamlar karşısında kalmış bulunuyoruz.”Samet Ağaoğlu’na göre, Sinekli Bakkal “büyük bir çerçeve içinde yarım kalmış, taslak halinde bir resim gibidir”. “Devirlerin psikolojisi birçok şahsiyetlerin hayatlarıyla anlatılmak istenmiş ve bunda muvaffak olunamamıştır.”Oysa, taa 1960’larda okuduğum Sinekli Bakkal, hiç değilse, Rabia’sı, Mevlevî Vehbi Dede’si, Peregrini’siyle bende hep yaşayageldi. Ortaoyununda zenneye çıkan Tevfik’i, oğlunu sürgüne göndermek zorunda kaldıktan sonra vicdan azabına sürüklenen Selim Paşa’yı hâlâ görür gibiyim…1964’te Rauf Mutluay, Halide Edib’in “dekor”dan öteye geçemediğini yazar. Romandaki “mahalle, sadece bir dekordur, cansız, kuru, eksik. Halide Edib bu mahallede yaşamamıştır, mahallenin ruhunu bilmez.”Mutluay, çocuk Rabia’ya, yeniyetme Rabia’ya romancının kendi “elli yaşlar sınırında” bilinciyle “ancak” kavrayabileceği düşünceler, değerlendirişler eklediğini, bu yüzden de Rabia’yı yaşatamadığını, “bağışlanmaz yanlış”a düştüğünü de söylüyor.Fethi Naci, Sinekli Bakkal’ı “sıradan bir roman” sayıyor, Türkçe’sini ayrıca “kötü” buluyor.Bütün bu olumsuz yaklaşımların yanı başında, son bir olumlu değerlendiriş İnci Enginün’den: “Sinekli Bakkal romanı, hayata daha geniş bir bakış açısından bakarak, mâzinin değerlerini yeniden keşfetme ve yaşanan hayatta onların yerini arama çabası olarak yorumlanabilir.”Sinekli Bakkal’ın girişiyle bitireyim: Halide Edib bize bir eski İstanbul sokağı çizer. O İstanbul’un sonuna, hatta bir anlamda döküntüsüne yetiştim. Fakat romancının betimlediği sokak herhalde genlerime işlemiş; bugün de gözümün önünde…
ZAMAN :: Tüm Yazarlar