DİYANET SİTESİNDEKİ FETVA MESELESİ VE BU HUSUSTA DİYANETTEN YAPILAN İKİ AÇIKLAMA

Fahrettin ÖZTOPRAK

Biz dini ailemizden ve yaşadığımız toplumdan öğrendik. Çünkü ailemiz ve toplum bize dini böyle anlatmıştı. Dinde zerre kadar bile sapıklığın olabileceğini tahmin etmiyor, hatta aklımıza bile getirmek istemiyorduk. Biz Sultan Alparslan’ın dediği gibi, bidat nedir bilmeyen temiz Müslümanlardık. Zamanla büyüdük, üniversitede okumaya başladık. Bu arada bize anlatılanları da sorgulamamız tabi bir durumdu. Mesela, Adem ve Havva’nın çocukları. Yani, insan neslinin onlardan çoğalması. Dayanamadık, bilenlere sormak istedik. Aldığımız cevap, yeterli değildi. Çünkü kardeşin kardeşle evlenmesi gibi bir şeydi bu. Şeyini bırak, tam da öyleydi. “Hocam, kardeş kardeşle evlenir mi, bu sapıklık” dedik. “Hayır, sapıklık değil” dediler. Neymiş efendim, keseler ayrı imiş. Ayrı keselerde dünyaya gelenler, yani kız erkek birbirleriyle evlenebilirmiş. Bir zaman sonra tutarsızlıklarını anlayınca bunu söylemekten vazgeçtiler, “Havva anamız hep ikiz doğum yapıyordu. Bunlardan birisi erkek, diğeri de kızdı. Hz. Âdem, aynı anda doğan ikizleri, bir önce veya bir sonra doğan ikizlerle evlendiriyordu” demeye, Habil ve Kabil hikayesini anlatmaya başladılar. O arada, Said-i Nursi’nin müritleri buna izah getirmek isteyip, “günümüzde haram olan kardeş ile evlenmek ki, insanların kavimlere ayrılmasından sonra bu durumun oluştuğunu düşünüyorum. Adem zamanında helal sayılmış olabilir” gibi onun bir sözünü yaydılar. Nasıl olursa olsun, bir ana ve babadan doğan kardeşti. Bunların evlenmesi, cinsel ilişkiye girmesi sapıklıktı. Hatta anne ayrı bile olsa, yine aynı babanın sulbünden gelenlerin de cinsel ilişkiye girmesi sapıklıktı. Vay efendim, Allah ilkin serbest bırakmış da sonra yasaklamış. Bunu kimse yemez. Öyleyse putperest, pagan, Budist ve Uzak doğu, hatta eski Amerika toplumlarında bile, kardeşin kardeşle evlenmesi hoş görülmesi lazımdı. Ama, onlarda da böyle bir durum yoktu, yasaktı. Yani, İslamın kafir olarak nitelediği bu toplumlarda çok yüksek bir ahlak vardı. Demek ki kardeşin kardeşle evlenmemesi Allah’ın şeriatından değil, doğa yani tabi kanunların gereğiydi. Peki efendim, siz bu konuda ne düşünüyorsunuz diyenler olabilir. Ben de diyorum ki, Adem ve eşi tek olarak dünyaya gelmedi. Buna kan grupları şahitlik eder. 4 artı, dört de eksi kan grubu vardır. Demek ki, 4 Adem, bunların 4 de eşi vardı. İnsanoğulları onların çocuklarının evlenmesiyle türedi. Yani, kardeş kardeşe evlenmeden değil.
Türkiye’de İslamı ilk sorgulayan da Müftü Turan Dursun oldu, “Din Budur” adlı eserini yazdı. Vay bunu yazan sen misin, onu öldürdüler. Yapanlar belliydi. Devletin bir gizli kurumu onu öldürmüştü. Kuran’a baktığımız zaman sorgulamanın önemi büyüktü. Çünkü, Allah ayetlerde hiç düşünmez misiniz, akletmez misiniz demekteydi. Kafir diye öldürülen Turan Dursun Allah’ın huzuruna şehit olarak çıkmıştı.
Yine peygamber hakkında birileri bir şey söylüyor, onun 10 yaşında Ayşe ile, hatta evlatlığı Zeyd’in karısı Zeynep’le evlendiğini ileri sürüyordular. Sonra bu söylentileri incelmeye başladık. Doğruydu. Hadisler Ayşe ile evlenilmesini doğruluyordu. Ancak birilerinin ileri sürdüğü gibi Ayşe ile 6-7 yaşlarında değil, 10 yaşında evlenilmişti.
Hadislerde Ayşe’nin Hicret’te peygamberle nişanlı olduğu, 8 yaşında ikin Medine’ye Mekke’den gelen kervandan yere düşen ziynet eşyasını almak için geri kaldığı, çocuk olması hasebiyle kervanın geçip gideceğini düşünmediği, onu bu durumdan geriden gelen birinin kurtarıp Medine’ye getirdiği, hatta bu nedenle bir dedikoduya da mahal verildiği belirtiliyordu. Oysa getiren kişi çocuk Ayşe’ye dokunmamıştı bile. O Allah’ın emanetini tertemiz getirip teslim etmişti. Peygamber de Ayşe ile 624 yılında evlendi. O yıl 18 yaşında bulunan kızı Fatıma ile Hazreti Ali de evlenmişti. Peygamberin 8 Haziran 632’de vefatında Ayşe 18 yaşındaydı. Yine Zeynep’le evlenme meselesinde Allah peygambere ayet indirmiş, onun evlenmesinde mahsur görmemişti. Bu hususta da Ayşe’den bir söz nakledilir, denir ki:
O bir gün peygambere, “Vallahi rabbinin senin arzunu hemen yerine getirdiğini görüyorum” demişti. Onun kast ettiği şey de, Zeynep’le ilgili inen ayetti.
Oysa Hazreti Muhammet, Hicret’e kadar, hatta 10 yaşındaki Ayşe ile evlenene kadar çok ahlaklı, mükemmel tarzda ahlaklı biriydi. 619 yılında vefat eden eşi Hazreti Hatice’den başka bir kadınla cinsel ilişki kurmamış, hatta bir kadına bile dönüp bakmamıştı. Ticaret ve alışveriş hususunda da çok ahlaklıydı. Güvenilir biriydi. Hatta verdiği sözde duran, hile yoluna sapmayan biriydi. Hicret’ten, daha doğrusu 624 yılındaki Bedir Harbi’nden sonra o çok değişti. Bu sırada 15 yaşındaki Dihye-yi Kelbi bin Halife diye biri meydana çıktı. Peygamber onun için, “Cebrail’in tek kılığına girip vahiy getirdiği feta” dedi.
Dihye-yi Kelbi ata ve deveye değil, bir katıra binerdi. 627 yılında meydana gelen Hendek Harbi’nde Mekkeliler çekip gittikten sonra 18 yaşındaki bu Dihye-yi Kelbi peygamberi Yahudi Kurayza kabilesine karşı kışkırttı. Kurayza’dan 900 kişinin boynu vuruldu. 2500 kişi de esir ve köle yapıldı. Oysa Kureyza Mekkeliler anlaşma teklifi yaptığı halde onlardan uzak durmuş, bu nedenle Mekkeliler Kurayza yönünden Medine’ye hücum edememiştiler. Dihye-yi Kelbi’nin 21 yaşına girmesiyle Mekke 630 yılında peygamber tarafından fethedildi. Fetih ayeti de bu sırada, Mekke’nin fethinde indi.
Dihye-yi Kelbi olayında olduğu gibi, Cebrail’in birinin kılığına girmesi pek tabi karşılanacak bir şey değil. Bu durum insanı düşündürür. Nasıl oluyor da, Cebrail bir başkasının kılığına giriyor? Bu gerçekten düşünülecek ve üzerinde yorum yapılabilecek bir olay. Doğa, yani tabi kanunları da alt üst eden bir olay. Oysa Allah Adem’i topraktan, pişirilmiş bir balçıktan şekillendirip yapmış, sonra meleklere, ona secde etmelerini söylemiş. Melekler Allah’ın emrini yerine getirip secde etmişler ama, İblis yani Şeytan secde etmemiş. Bu nedenle İblis kovulanlardan olmuş. Yine Secde suresi 9. Ayette de, insanın yaratılmasından bahsedilerek, ثُمَّ سَوَّاهُ وَنَفَخَ فِيهِ مِن رُّوحِهِ وَجَعَلَ لَكُمُ السَّمْعَ وَالْأَبْصَارَ وَالْأَفْئِدَةَ “Sonra (Allah), onu dizayn etti ve onun içine (vechin, fizik vücudun içine) ruhundan üfürdü ve sizler için sem’î (işitme hassası), basar (görme hassası) ve fuad (idrak etme hassası) kıldı” denir. Buradan biz meleklerin başka yahut görünmez varlıklar değil, insandaki beş duyu, buna ağızla birlikte tat alma ve konuşma organı dil de dahil, akıl, mantık, düşünce, irade, hatırlama, hafızaya kaydetme, yani beyinsel faaliyetlerde kendini gösteren yüzlerce, hatta binlerce hassa olduğunu anlıyoruz ki, işte o nedenle bir kişinin yerine, kim olur ise olsun, isterse bu Cebrail olsun, isterse Şeytan olsun, geçmesi mümkün değil. Çünkü öyle bir şey olursa bu insanın yaratılış fıtratına ters düşer. Günümüzde Uzaylı filmlerinde gördüğümüz gibi, işin içine dünyayı işgal etmek isteyen varlıklar girer. Bunun normal bir şey olduğunu kimse söyleyemez. Şeytan ise olmayan ve biçimlenemeyen, ancak mana alemine hapsedilmiş bir varlık. Eğer insana secde etseydi bir nitelik haline gelebilirdi. Ancak Şeytan’da bu nitelik bile yok. Sözde var ama, gerçekte yok.
Tabi ki biz bunları çok sonra öğrendik. Öğrendiğimiz güne kadar da bilmiyorduk. Dolayısı ile bizde İslam hususunda bir hayal kırıklığı meydana geldi. Bu nedenle İslamı sorgulamaya başladık.
Evet, memleketimizde 14 yahut 15 yaşlarındaki kızlarla evlenenler vardı ama, 10 yaşında, hatta 12 yaşında kızlarla evlenen hiç yoktu. Budist, pagan ve diğer dinlerde de yoktu. Gördük ki bu İslamda varmış. Son yıllarda İslamda 10 yaşında evlenmeyi 9 yaşına, hatta 8 yaşına indirenleri bile gördük. Bu hususta bilhassa Suudi şeyhlerin fetvasını öne sürüyordular.
Geçen günlerde bizim Diyanet İşleri Başkanlığı bir fetva yayınladı deniyor. Gazetelerin ve medyada yer alan haberlere göre, “Bir babanın öz kızına duyduğu şehvet, karısıyla olan nikâhını düşürür mü?” sorusuna verilen cevabın tam metni şöyle:
“Babanın kendi öz kızını öperken şehvet duyması durumunda nikâhın ne olacağı konusunda görüş ayrılığı vardır. Bazı mezheplere göre, babanın şehvetle kızını öpmesi ya da şehvetle ona sarılmasının nikâha bir etkisi yoktur Hanefilere göre ise; babanın, kızını şehvetle öpmesi, kızına şehvetle sarılması durumunda kızın annesi bu babaya haram olur. Ancak bu tür sonuç doğuracak tutmanın, teni tenine değerek olması ya da altının sıcaklığını iletecek kadar ince bir örtüden olması gerekir. Kalın elbiselerden tutarak ya da vücuduna bakıp düşünerek, şehvet duymak, bu tür bir haramlık oluşturmaz. Ayrıca kızın, 9 yaşından büyük olması gerekir. Şehvet duymanın işareti, erkeğin organında bir uyanma, uyanıksa uyanışının artması, kadının da kalbinin heyecanla çarpmasıdır.”
Allah allah. Bu nasıl iştir, bir türlü anlayamadık. Sapıklık olur da bu kadarı olmaz. Şimdiye kadar olanları hoş görebiliriz. Peygamberin evlenmelerini bile hoş görebiliriz. Hatta Kurayza olayını bile hoş görebiliriz. Ama bu fetva bir an bile hoş görülecek cinsten değil. İşin içinde bir yanlışlık mı var? Diyanet’in internet sitesini sabotajlama mı var? Gerçeği bir türlü öğrenemedik. Yine gazete ve medya haberlerine göre, Diyanet İşleri fetvayı kendi internet sitesinde yayınlamış, ancak bu fetva Türkiye’de çok büyük tepki görmüş, yoğun tepkilerin artması üzerine Diyanet söz konusu fetvayı sitesinden kaldırmış ve sitesini de geçici olarak kapatmış.
Diyanet’ten bir gün önce, 8 Ocak’ta yapılan açıklama:
“Bugün bazı internet sitelerinde Din İşleri Yüksek Kurulu Başkanlığı Dini Bilgilendirme Platformu’na dayandırılarak verilen ifadeler ve bu çerçevede metinde yer alan akıl ve ahlaktan yoksun görüşler Din İşleri Yüksek Kurulumuza ve Başkanlığımıza isnat edilemez.
Elektronik ortamda türlü hile ve desiselerle, çeşitli kelime oyunlarıyla, kendisini vatandaş yerine koyarak platforma soru sorup aldığı cevapları da tahrif ederek, bunu Başkanlığımızı itibarsızlaştırmanın bir yöntemi olarak kullanmak hiçbir akıl ve vicdan tarafından kabul edilemez.
Bazı medya kuruluşları tarafından bu tür sapkın, çarpık yorum ve değerlendirmelerin bütün bir topluma Başkanlığımızın görüşü olarak takdim edilmesi hiçbir ahlaki temelle ve duyarlılıkla ilişkilendirilemez.
Söz konusu haberle ilgili olarak tüm yasal haklarımızı kullanacağımızı kamuoyuna saygıyla duyuruyoruz.
Diyanet İşleri Başkanlığı Basın ve Halkla İlişkiler Müşavirliği”
Peşinde bugün gece yarası ikinci açıklama geldi. Bu açıklamada;
“Din İşleri Yüksek Kurulu Başkanı sıfatıyla öncelikle gün boyu yürüyen bu kötü kampanyadan dolayı derin bir üzüntü içinde olduğumuzu ifade etmek istiyorum. Din İşleri Yüksek Kurulumuzun böyle bir fetvası kesinlikle olmamıştır. Olmaz. Olamaz.
Bugün (Dün) yaşanan üzücü olayla ilgili Diyanet İşleri Başkanımızın talimatıyla geniş kapsamlı bir soruşturma başlatılmıştır. Alınan güvenlik hizmeti raporuna göre Din İşleri Yüksek Kurulumuzun sitesi son günlerde pek çok saldırıya maruz kalmıştır.
Başkanlığımızın temel ilke ve prensipleriyle tamamen tezatlık teşkil eden, Başkanlığımıza ve Yüce Dinimiz İslam’a yönelik olumsuz algı oluşturmak amacıyla planlanan bu edep ve ahlak dışı sabotajın sorumluları en kısa zamanda tespit edilerek adalete teslim edilecektir.
Dini Soruları Cevaplandırma Platformu’nu her türlü istismarı önlemek için bugünden itibaren kapatmak zorunda kaldığımızı üzülerek ifade etmek isterim.
Son olarak milletimizin her ferdinden istirham ediyorum: Diyanet İşleri Başkanlığı, ülkemiz, gönül coğrafyamız ve bütün insanlık için önemli bir müessesedir. Bu müesseseyi bu tür yalan yanlış haberlerle yıpratmayalım” deniyordu.
Her iki açıklamada da, Diyanet İşleri Başkanlığı sitesindeki fetva yalanlanmıyor, bu sitemizde yer almadı denmiyor, aksine bir sabotaj ile karşıya karşıya kaldık, yapanlar kim ise soruşturuluyor, tespit edilirlerse cezalandırılacaklar deniyor. Gazetelerin ve medyanın vazifesi zaten haber yapmak. Ancak Diyanet açıklamasında görüldüğü gibi, haberlerde bir çarpıtma yahut kurumu itibarsızlaştırma söz konusu olamaz. Haber ne ise o yapılır. Kimsenin sen bunu yazamazsın, haber yapamazsın deme hakkı yok. Peki, yoğun tepkiler olmasa idi diyanet söz konusu yazıyı kaldırır mıydı? Yoksa Diyanet nabız mı yokluyor? Böyle bir durum da söz konusu. İnşallah açıklamada görüldüğü gibi, işin içinde sabotaj olsun. Temennimiz budur. Şimdiye kadar Türkiye Cumhuriyeti kurulduğundan beri yüzünün akı ile gelen Diyanet, inşallah bundan sonra da yüzünün akı ile çıkar.
Arap toplumu bozuk bir toplumdu. Hazreti Muhammet de çok ahlaklı bir peygamberdi. Buna şahidiz. Ancak Arap toplumunu geleneklerinden vazgeçirmek imkansız bir şeydi. Peygamber de bunu Hicret’ten sonra düşünmüş olabilir. İslamın Arap toplumunda yayılması için bu topluma taviz vermek gerekti. 624 yılında meydana gelen Bedir Harbi’ne kadar İslam savaş dini değildi, barış diniydi, sulh diniydi. 620 yılındaki Miraç olayına kadar İslamda namaz yoktu. Oruç var mıydı, onu bilmem. Hatta Cuma namazı bile yoktu. Cuma günü de yoktu. Bu güne Araplar Yevmi Arube, yani Arapların günü derler, Arap büyükleri her Cuma günü toplanıp karar alırlardı. Kabe Araplarda kutsaldı. Bu aslında Hazreti İbrahim’in kendine ev olarak yaptığı bir yerdi. Ama, Araplar zamanla ona Allah’ın evi demeye, burada putlarını sergilemeye başladılar. Hazreti Muhammet Yahudiler gibi yön olarak Kudüs’e yönelirdi. Hicretin ikinci yılına, yani 624 yılına kadar böyle namaz kıldı. Sonra kıblenin yönünü Kabe’ye cevirdi. Çünkü Kabe Arapların kıblesiydi. Araplar Ay yılı takvimi kullanırdı. Ay yılında günler 354 gün çekerdi. Oysa Güneş yılında 365 gün 6 saatti. Güneş takviminde günler, haftalar, aylar yer değiştirmezdi. Mesela, 21 Mart yıl dönümü olarak Nevruz hep aynı güne, aynı haftaya, aynı aya denk gelirdi. Oysa Araplarda aylar gezerdi. Bir bakarsınız Muharrem ayı yaz mevsiminde, bir bakarsınız Kış mevsimindeydi. Güneş yılı takvimi sabitti. Ay yılı takvimi gezgindi. Araplarda hac vardı. Araplar her yıl hac ayında burada toplanırdılar. Araplarda Haram aylar vardı. Bu aylarda savaşmak yasaktı. O nedenle Haram aylar demiştiler. Kuran’da da Haram aylar var. Hatta bu aylarda savaşmamak da var. Hac zamanı ihrama girmek Müslümanlık gereği değil, Arapların bir adetiydi. İhramda elbise altına giysi giyilmezdi. Bu Arap adeti İslamdan sonra da devam etti.
Hazreti Muhammet Arap geleneklerinde herhangi bir değişiklik ve reform yapmadı. Yapmak istese de yapamadı. Bunu aynen uyguladı. Cuma gününde ise iki rekat namaz koydu. Aslında bu namaz İslamdan önce Araplarda da vardı. Hutbe İslamdan önce Araplarda da vardı. Tek değişiklik, zamanla Haram aylarda oldu. Recep, Şaban ve Ramazan’ı kutsal aylar olarak kabul ettiler. Muharrem ayını da buna yılın başlangıcı olarak eklediler. Değişen bir şey yoktu. Haram aylar olarak 4 ay yine muhafaza edilmişti. Araplar kendi aralarında bu aylarda savaşmazdılar. Bu nedenle söz konusu değişikliği pek değişiklik olarak görmüyorum.
Araplarda 10 yaşında kızlarla evlenmek cahiliye döneminden kalmıştı. Hatta bir efendinin kölesinin karısı ile evlenmesi bile. Hazreti Muhammet Arap geleneklerinden zerre kadar şaşmadı, bunları uyguladı. İşte onun söz konusu gelenekleri uygulaması nedeniyle Araplar İslamı kabul ettiler. Hazreti Muhammed’in herhangi bir neden yokken Beni Kurayza kabilesine saldırması da bir Arap geleneğiydi. Araplar çok zor durumda kalıp, bundan güç bela kurtulduklarında, illa bir kurbanlık hedef arar, oraya yönelirdiler. Bu genellikle savaşlarda olurdu. Amacı saldıranlara gözdağı vermek, onları aynı saldırıya bir daha teşebbüs etmelerini önlemekti. Ben bu konuyu detayı ile araştırdım. Tek mantıklı ve akla yatkın görüşü bir ateistin yorumlamasında gördüm. Hazreti Muhammed’i Mekke’de gördüğü zulüm ve baskı nedeniyle Medine’ye davet eden, ona arka çıkan Yahudilerdi. Bunu kimse inkar edemez. Peki, Yahudilerle peygamberin arası nasıl mı bozulmuş? Bir suikast kuşkusu. Hani, Ben Hur adlı filmde bir askerin üzerine bir evin balkon saçağından bir tuğla düşer düşer ya, onun gibi bir şey. Peygamber bir Yahudi’nin evine davetli iken, yukarıdan bir taş düşmüş, ama bu taş peygambere isabet etmemiş, yani ona zarar vermemiş. Rivayetlerde loğ taşı deniliyor ama, bu taş sanırım normal bir taş. Hatta loğ taşı da olabilir. İşin içinde bir kasıt olduğunu sanmam. Olmuş bir kere. Önemli olan bu işte şükretmek, yoksa suçlu aramak değil. Dünyada görünmez kazalar da var. İnsanın başına her şey gelebiliyor. Eğer ki bu işte peygamber yaralanmış, herhangi bir tarafı sakatlanmış olsa idi, bir kasıt aranabilirdi. İşte bu olaydan sonra Yahudilerin bir kısmı Medine’den sürülüyor. Beni Kurayza da o sürülenler içinde mi, bilmem. Ancak Beni Kurayza’nın Medine’ye yakın güçlü bir kalesi var. Gerçekten de Mekkeliler Medine’yi kuşattıklarında eğer Beni Kurayza ittifak teklifini kabul etmiş olsa idi, o kale tarafından Medine’ye girmek mümkün olabilirdi. Bu durumda Medine’deki Müslümanların yok edileceği aşikardı. Ancak Beni Kurayza onların teklifini kabul etmedi, mektupta belirtildiği gibi, işaret dumanı kaleden yükselmedi. Yükselseydi Müslümanların işi bitikti. Aslında Müslümanlar işi bu nedenle Beni Kurayza’ya saldırmak değil, onları kutlamak olmalıydı. Çünkü canlarını Beni Kurayza’ya borçluydular.
Hazreti Muhammet 10 yaşındaki Ayşe ile evlenmeseydi Araplar bunu bir eksiklik olarak görürdü. Hatta o kölesinin karısını almasaydı Araplar yine bunu bir eksiklik olarak görürdü ve iman etmezlerdi. Başta Ebu Süfyan ve karısı Hind binti Ukbe iman etmezdi. Dolayısı ile Muaviye iman etmezdi. Hazreti Muhammet 630 yılında Mekke’nin fethiyle, “Şeytanımı Müslüman ettim” dedi. Evet, onun şeytanı Arap adetleri ve Arap gelenekleriydi. Bütün Arap adetlerinin ve geleneklerinin hepsi tamamen Müslümanlığa geçmiş, yani İslam olmuştu. Bu nedenle Hazreti Muhammed’i mazur görmekte fayda var. Ancak Hazreti Muhammet bir an bile kızına şehvetle bakmamış, ona yönelik bir şehvet isteği duymamıştı. Ben buna kalıbımı basarım. Hatta yemin bile edebilirim. Zaten tek kızı vardı. O da Hazreti Fatıma idi. Osman ve Ömer’le evlenen kızlar, Hazreti Muhammed’in değil, Hazreti Ali’nin kızlarıydı. Ümmü Gülsüm de Hazreti Ali’nin kızıydı.
Bizim Hazreti Muhammed’imiz Hicret’e kadar olan peygamberdir. Zaten bu yüzden Hallac-ı Mansur, beni öldürün diye haykırmış, onu 922 yılında idam etmişlerdir. O hicretin tam 300’ncü yılında idam edilmiştir. Peki, Hallac-ı Mansur kimdi? O gerçek Muhammet’ti. Ashab-ı Kehf gibi 300 yıl uyuyan bir Muhammet’ti. Onun idamına kadar Türkler Müslümanlığı kabul etmemişti. Türkler onun idamı ile Müslümanlığı kabul etmeye başladılar. Şunu çok iyi bilin ki, Türkler kılıç zoru ile Müslüman olmuş bir millet değildi. Araplar 705 yılında Kuteybe bin Müslüm ile Türk yurtlarına girmeye başladılar. Onların bu fethi 10 yıl sürdü. 715-716 yıllarında Kuteybe öldürüldü ve başı kesildi. Onun ölümü ile Araplar Türkistan’ı terk ettiler. Çok geçmeden de Horasan’ı terk ettiler. Bir daha da Türk ülkelerine giremediler. Arap tarihçileri, başta Taberi olmak üzere yalan ve palavra yazıyor. Taberi’nin 738-739 yıllarında Araplar tarafından öldürüldüğü ileri sürülen Göktürk başkomutanı Kül Çur, 744 yılında Çinlilere karşı giriştiği bir savaşta öldürüldü. Böylelikle Arapların bir yalanı daha ortaya çıktı.
922 yılında Hallac-ı Mansur’un idam edilmesiyle, onun ruhu Türk ülkelerinde belirdi. Kapı kapı gezdi. Müslümanlığı yaydı. Karahanlılar’dan önce Müslüman Türk devleti kurulmamıştı. Tolunoğulları 868’de Mısır ve Suriye’de devlet kurmuştular ama, bunlar Türk kölemenleriydi. Müslüman olmamışlardı. Emeviler, hatta Abbasiler bile köle olarak Türkistan’dan getirip, asker yaptıkları, onlar için ordu karargahı olarak kurdukları Samerra’da bu Türklerin Müslüman olmalarına izin vermemiştiler. Eğer Müslüman olurlarsa savaşçılık yeteneklerini kaybedeceklerinden, hile ve hurdacı bir toplum haline geleceklerinden çekinmişlerdi. Buna Hakkı Dursun Yıldız kitabında temas etmiştir. Bu nedenle Türk kölemenler Arap kültürünü ve adetlerini yaşamıyorlardı. Türkçe konuşuyor, Türk örf ve adetlerini yerine getiriyordular.
İlk Müslüman Türk devleti Hallac-ı Mansur’un ruhunun Müslümanlığı 22 yılda Türkler arasında yaymasıyla 944 yılında Karahanlılar tarafından kuruldu. Bu Müslümanlık Arap örf ve adetlerinden uzak bir Müslümanlıktı. 10 yaşındaki kızlarla sünnet diyerek evlenmek yoktu. Evlatlığının karısını almak yoktu. Sudan yere Kurayza gibi bir kabileyi toptan yok etmek yoktu. Bu Türk Müslümanlığında şeytanını Müslüman etmek yoktu.
Tarihi açın, bakın. Hangi Türk devletinde küçük kızlarla evlenmek vardır. Evet, 14-15 yaşlarındaki kızlarla evlenenler vardı. Ancak bu da nadirdi. Genellikle kızlar 16-17 yaşlarında evleniyordu. Siz Üçüncü Murat’tan itibaren Osmanlı padişahlarının küçük kızlarla evlenmesine bakmayın. İkinci Abdülhamit’in bile küçük yaşlardaki kızlarla evlenmesine bakmayın. Onların bu evlenmesi Türk milletini kapsamaz. Siz Osmanlı sarayına değil, Anadolu’ya bakın. Rumeli’ye bakın. Azerbaycan’a ve Türkistan’a bakın. Var mı? Son 13 yılın dışında 14 yaşından küçük kızlarla evlenmek Türklerde var mı? Bir Diyanet İşleri Başkanlığı bunu neden bilmez? Bunlar İlahiyat Fakültesi’ni bitirmiş kimseler. Nasıl bilmezler? Amaçları illa Arap örf ve adetlerini Türkler içine sokmak ve Türkler arasında yaymak istemekse, yanlış yapıyorlar. Günümüzde bakanlıklara ayrılan bütçenin fazlası Diyanet İşleri Başkanlığı’na gidiyor. Yok almıyoruz, onlardan çok az daha az alıyoruz desinler. Diyemezler. Bir imam, bir müezzin bile öğretmen ve polis kadar alıyor. Oysa bir müezzin günde beş vakit ezan okuyor, beş vakit gamet getiriyor. Bir imam günde beş vakit namaz kıldırıyor. haftada bir Cuma günleri hutbe okuyor, yahut vaaz veriyor. Bir de Ramazan aylarında teravi namazı kıldırıyor. İki bayram namazı da var. Günün diğer saatleri bu adamlar boş, evinde yan gelip yatıyor. Toplasan gündeki çalışma saatleri 2 saat tutmaz. Bir tarafta devlet memuru günde en az 8 saat çalışacak, buna rağmen günde 2 saat bile çalışmayan müezzin ve imam ondan fazla maaş alacak? Adaletli olun beyler. Size bir şey diyen yok. Aldığınız paraya da, çalışma saatlerinize de bir şey diyen yok. Ama lütfen, Müslümanlık adı altında bu milletin ahlakını bozmayın. Bozmak isteyenlere de fırsat vermeyin. Diyanet İşleri Başkanlığı’nın vazifesi budur. Eğer bunu gereği ile yaparsanız din görevlilerinizin ne kadar maaş aldığına, ne kadar çalıştığına kimse bakmaz. Türk milleti de hakkını size helal eder.

Adana Olay Haber

BAŞA DÖN