Yaz sıcağına çare deniz filmleri festivali

Geçen yıl ilki düzenlenen “D-Marin Deniz Filmleri Festivali”nin ikincisi 28 Ağustos-3 Eylül tarihleri arasında Bodrum Turgutreis’te yapılacak.

Cinemarine Açık hava Sineması’nda gösterilecek filmler arasında Japonya’nın efsanevi manga ve animasyon sanatçısı Hayao Miyazaki’nin insan olmak isteyen süs balığıyla 5 yaşındaki Sosuke’nin arkadaşlığını anlatan animasyonu küçük denizkızı Ponyo, Drew Barrymore, Kristen Bell gibi Hollywood yıldızlarının başrolleri paylaştığı Big Miracle, 518 günde tekne ile dünya turunu tamamlayan en genç isim olan 14 yaşındaki Laura Dekker’in seyahat öncesi ve sonrası yaşadıklarını anlatan Maidentrip belgeseli ve sinema tarihinin etkileyici yelken yarışı sahnelerine sahip olan, gerçek olaylardan esinlenerek çekilen, yönetmenliğini Carrol Ballard’ın yaptığı Wind filmi var. Filmlerin gösterim tarihleri şöyle: Black Sea (28 Ağustos), Big Miracle (29 Ağustos), Ponyo (30 Ağustos), Wind (31 Ağustos), Maidentrip (1 Eylül), Son Süngerci & Derinlerden Yansımalar (2 Eylül), Soul Surfer (3 Eylül). (www.denizfilmlerifestivali.com)

ZAMAN-KÜLTÜR

Yaz sıcağına çare deniz filmleri festivali

Geçen yıl ilki düzenlenen “D-Marin Deniz Filmleri Festivali”nin ikincisi 28 Ağustos-3 Eylül tarihleri arasında Bodrum Turgutreis’te yapılacak.

Cinemarine Açık hava Sineması’nda gösterilecek filmler arasında Japonya’nın efsanevi manga ve animasyon sanatçısı Hayao Miyazaki’nin insan olmak isteyen süs balığıyla 5 yaşındaki Sosuke’nin arkadaşlığını anlatan animasyonu küçük denizkızı Ponyo, Drew Barrymore, Kristen Bell gibi Hollywood yıldızlarının başrolleri paylaştığı Big Miracle, 518 günde tekne ile dünya turunu tamamlayan en genç isim olan 14 yaşındaki Laura Dekker’in seyahat öncesi ve sonrası yaşadıklarını anlatan Maidentrip belgeseli ve sinema tarihinin etkileyici yelken yarışı sahnelerine sahip olan, gerçek olaylardan esinlenerek çekilen, yönetmenliğini Carrol Ballard’ın yaptığı Wind filmi var. Filmlerin gösterim tarihleri şöyle: Black Sea (28 Ağustos), Big Miracle (29 Ağustos), Ponyo (30 Ağustos), Wind (31 Ağustos), Maidentrip (1 Eylül), Son Süngerci & Derinlerden Yansımalar (2 Eylül), Soul Surfer (3 Eylül). (www.denizfilmlerifestivali.com)

ZAMAN-KÜLTÜR

HAFTANIN FİLMLERİ

Futbolun intikamı

İspanya-Arjantin yapımı animasyon Altın Gol, geçtiğimiz haftalarda gösterime giren Hayat Ağacı’nın öykü iskeletini örnek alıyor. Zamanını langırt oynayarak geçiren Amadeo, bir gün futbolda çok başarılı ama bir o kadar da kötü kalpli olan Ace ile maç yapar. Ace maçı kaybedince bunu hırs haline getirir. Ace ve Amadeo aynı kıza, Laura’ya âşık oldukları için de büyük rakiplerdir. Aradan seneler geçer ve Ace kasabasına ünlü bir futbolcu olarak geri döner. Yaptığı maçın intikamını almak için bütün kasabayı dev bir stadyuma çevirecektir.

Bir fırtına tuttu bizi

Nicole Kidman ve Hugo Weawing gibi yıldızlara sahip Fırtınanın Ortasında, güçlü kadrosunun hakkını vermekte zorlanıyor. Bir aile içinde yaşanan psikolojik gerilim-dram türündeki film, aksak ritmiyle seyirciyi yoruyor. Avustralya’da geçen filmde, Catherine ve Matthew Parker çifti çocukları ile birlikte çöl kıyısındaki küçük bir kasabaya taşınır. Çocukları Lily ve Tommy öldürücü çöl fırtınasının hemen öncesinde gizemli bir şekilde ortadan kaybolur. Kasabanın polisi David Rae’nin soruşturmayı yürütürken Parker ailesinin sırları da açığa çıkar.

Kum, güneş ve kan…

Tatminkâr bir sonuç çıkmasa da türün meraklılarını salondan boş göndermeyecek Kanlı Tatil’de çocukluk arkadaşları Scott, Trevor ve Charlie’nin en büyük tutkusu sörf yapmaktır. Hem bir araya gelmek hem de sörf yapmak için Panama’yı tercih ederler. Scott’ın macera arayışı ve Trevor’ın orada tanıştığı Carmen’in cazibesine kapılmasıyla sörf tatili halk arasında korkunç söylentilere neden olan Darian Ormanları’nda bir maceraya dönüşür. Sonu kanlı bitecek bir kovalamacanın içine düşerler.

ZAMAN-KÜLTÜR

Petrol varsa ‘Kan Dökülecek’tir [Haftanın filmleri VİZYONDAKİLER’de]

Paul Thomas Anderson’ın destansı filmi Kan Dökülecek (2007) filmini hatırlayalım. Pulitzer ödüllü Upton Sinclair’in 1927’de yazdığı aynı adlı romandan uyarlanan film, geçen yüzyılın başındaki erken dönem kapitalizmin getirdiği para hırsını, yozlaşmayı ve Kilise’nin bu ortamdaki yadsınamayacak etkisini anlatıyordu.

Bugün gösterime giren İskandinav westerni İntikam / The Salvation, Kan Dökülecek’in 50 yıl öncesine götürüyor seyirciyi. Merkezde yine petrol var. Amerikan İç Savaşı’nın hemen sonrasında yaşanan bir intikam öyküsü anlatıyor film. Petrol keşfedilmiş, fakat kıymetinden ancak küçük bir fırsatçı grup haberdar.

Ülkesi Danimarka’daki savaştan kaçan Jon (Mads Mikkelsen), 1864’te geldiği Amerika’da yeni bir hayat kurar. Yedi yıldır görmediği karısı ve oğluna kavuştuğu gün iki haydutun saldırısıyla onları kaybeder. Bunun üzerine, bütün kasabayı etkileyecek intikam savaşları başlar.

ÇÜRÜMÜŞ BİR ŞEY VAR AMERİKA’DA

Klasik bir western-intikam öyküsü anlatan İntikam -orijinal adıyla Kurtuluş-, uzaktan uzağa Hamlet etkisi taşısa da elbette ki aynı karakter derinliğinden bahsetmek zor. Film, iç savaştan çıkmış Amerikan toplumunun, savaş ‘kahramanı’ eski askerlerin kurduğu çeteler, sosyal adaletsizlik, açgözlü para babaları ve dolaylı olarak petrolle imtihanını öyküsüne yediriyor. Danimarkalı yönetmen Kristian Levring, ‘yabancıların sevilmediği’ western türüne, günümüzde de halen süren göçmen sorunu tarafından bakıyor. Bu parlak adımın devamı karakter derinliğinde daha güçlü detaylara ihtiyaç duyuyor. Senaryonun derinleştiremediği eksik karakterlerin yükü Mads Mikkelsen, Jeffrey Dean Morgan ve Eva Green gibi oyuncuların omuzlarına kalıyor. Onlar da meselenin altından rahatlıkla kalkıyor. Sadece bir repliği olan Eric Cantona bile karizmasıyla işi kotarıyor.

Karakter tasarımında Amerikalılar güvenilmez, fırsatçı ve hesapçı; filmin iyileri ve tabii ki kurbanları ise yabancılar. Bu yönüyle Yeni Zelanda yapımı western Slow West’i hatırlatıyor İntikam. 20. yüzyıl başlarındaki acımasız kapitalizmle henüz tanışmamış, başta Avrupa dilleri olmak üzere çok dilli bir toplum yapısına sahip Yeni Dünya… İntikam’ın görüntü yönetmeni Robbie Ryan, ince işçiliğiyle dönemi etkileyici bir şekilde resmediyor. Filmin birçok sahnesi, yağlıboya tablo güzelliğinde. Ryan’ın biçimci yaklaşımı, içerik ve western türüyle de uyumlu bir atmosfer yakalıyor.

İntikam, klasik hikâyesine rağmen atmosferi, oyuncu kadrosu, teknik ve estetik işçiliğiyle türün meraklılarını tatmin edecek bir film.

ZAMAN-KÜLTÜR

Amerikan bağımsız filmleri ‘Başka Sinema’da

Bağımsız filmleri dünyanın farklı ülkelerinde sinemaseverler ve yapımcılar ile buluşturan American Film Showcase, bu yıl Türkiye’ye de uğruyor.

American Film Showcase’den dört film, American Promise, Everybody Street, The Philosopher Kings, When I Walk, 29-31 Mayıs arasında İstanbul ve Bursa’da gösterilecek. Başka Sinema organizasyonuyla gerçekleştirilecek etkinlik ücretsiz olacak. ABD İstanbul Başkonsolosluğu, University of Southern California School of Cinematic Arts ve Başka Sinema işbirliğiyle gösterilecek dört film, üç gün boyunca, beş salonda izlenebilecek. Başakşehir Cinetech Mall of İstanbul, Beyoğlu Pera, Haramidere Cinetech Torium, Kadıköy Moda Sahnesi ve Bursa Cinetech Korupark’ta yapılacak gösterimler ücretsiz.

Etkinliğin en dikkat çekici filmi 2013 Sundance Film Festivali ABD Belgesel Jüri Özel Ödülü sahibi American Promise (Amerikan Sözü). Joe Brewster ve Michele Stephenson’ın yönettiği belgesel, 13 yıllık bir süreci anlatıyor. Aynı zamanda filmin yönetmeni olan, New York’un Brooklyn semtinde yaşayan orta sınıf mensubu Afro-Amerikalı ebeveynler Joe Brewster ve Michèle Stephenson kamerayı Dalton’da, ülkenin en prestijli okullarından birinde okuyan oğulları Idris ve en iyi arkadaşı Seun’a çeviriyor. İki erkek çocuğunun anaokulundan lise mezuniyet törenlerine dek ayrı ayrı izledikleri yolların bir güncesi niteliğindeki bu kışkırtıcı belgesel, Amerika’nın ırk, sınıf ve fırsat sorunlarında rüşdünü ispatlama mücadelesi ile ilgili ağır gerçekleri gözler önüne seriyor. American Promise 29 Mayıs Cuma günü Başakşehir Cinetech Mall of İstanbul’da 19.00 seansında, Beyoğlu Pera’da 20.00 seansında ve Bursa Cinetech Korupark’ta 21.15 seansında gösterilecek. (www.baskasinema.com)

ZAMAN-KÜLTÜR

Çılgın ol, imkânsızı iste [Haftanın filmleri VİZYONDAKİLER’de]

30 yıl aradan sonra perdeye gelen Mad Max, eskisinden daha çılgın bir halde karşımıza çıkıyor. Avustralya sinemasını, punk-western’i, post-apokaliptik evreni ve Mel Gibson’ı dünya sinemasına armağan eden seri, aşırılıklarını dengelemek yerine Mad Max: Fury Road ile onlara iyice sarılıyor.

Mad Max’i (Çılgın Max) nasıl bilirdik? 30 yıllık aranın ardından hafızayı biraz tazelemek gerekiyor. İyi bir tarafı vardı, ama bildiğimiz iyi adamlardan değildi Max. Mecbur kalmadıkça başkaları için kendini tehlikeye atmazdı. Gerçekçiydi, boş hayaller peşinde koşmaz; çoğu zaman etrafındakilerin de umudunu kırardı. Adı ‘çılgın’dı ama yaşadığı dünyanın en aklıbaşında adamıydı. 2015 model Mad Max de böyle; ama biraz daha silik, kendi halinde biri olup çıkmış.

George Miller’ın yazıp yönettiği, kendi alanında bir efsane olan Mad Max (1979, 1981, 1985) serisinin yeni hali (reboot) eskisinden daha çılgın. Avustralya sinemasını, punk-western’i, post-apokaliptik evreni, Mel Gibson’ı ve George Miller’ı dünya sinemasına armağan eden seri, aşırılıklarını dengelemek yerine Mad Max: Fury Road ile onlara iyice sarılıyor.

Serinin dördüncü filminde de yollarda buluyoruz Max’i (Tom Hardy). Yine yalnız geziyor, bir gruba, topluluğa, yerleşik hayata takılmıyor. Uygar dünyanın yok olduğu, devletlerin ve kanunların ortadan kalktığı, her yerin çölleştiği, insanların su ve benzin için savaştığı post-apokaliptik (kıyamet sonrası) bir dönemde Max, geçmişin hayaletleri ile boğuşur. Hayatta kalmak için en iyi yolun yalnız yürümek olduğunu düşünen Max, Ölümsüz Joe (Hugh Keays-Byrne) tarafından yönetilen bir klanın eline düşer. Klanın savaşçılarından Furiosa (Charlize Theron), kimseye haber vermeden Joe’nun hareminde esir olarak tuttuğu kadınları da alıp Yeşil Diyar’a doğru yola çıkar. Bunun üzerine Joe ve adamları Furiosa’nın peşine düşer. Furiosa ile Max’in yolu çıkan savaşta kesişir. İkili, yanlarındaki kadınlarla birlikte Joe’ya karşı özgürlük mücadelesi verir.

ÖNCE AKSİYON SONRA FELSEFE

Mad Max: Fury Road, ilk yarısında kendi atmosferini ve aksiyon evrenini yeniden üretirken, post-apokaliptik filmlerin olmazsa olmazı felsefi bakışı ve ideal toplum tasavvurunu ikinci yarıya bırakıyor. George Miller, 80’leri ve 90’ları etkileyen ilk üç filmde ihmal ettiği felsefi boyutu 2015’te tahkim etme gayretinde. Seriyi, klasik bir intikam hikâyesinin ötesine taşıyıp ideal toplum inşasına yönelik bir bakış açısı geliştiriyor. Max’in iyilik ve kötülük arasında gidip gelen tekinsiz tavrı, Furiosa’nın gölgesinde kalan çekingen halleriyle daha da keskinleşiyor. Mad Max: Fury Road’un ana karakteri beklenmedik bir şekilde Furiosa. Charlize Theron, Tom Hardy de dâhil olmak üzere birlikte kadraja girdiği herkesten rol çalıyor.

Furiosa ve harem kadınları, filmin ikinci yarısında hikâyenin göbeğine oturunca Fury Road’un seyri de 180 derece değişiyor. Sapkın bir tarikat lideri görünümündeki Joe’nun ‘kuluçka’ olarak kullandığı seçilmiş kadınlar ile feminist bir damar bulan senaryo, Arap Baharı’nı andıran bir kalkışma ile zalim yöneticiye karşı verilen özgürlük mücadelesine kapı aralıyor.

Mad Max: Fury Road’un aksiyon boyutu ise akıllara zarar. 70 yaşındaki George Miller’ın enerjisine, adrenalin tutkusuna hayran olmamak elde değil. Serinin alametifarikası modifiye arabalar, punk kostümler, çölde araba takip ve çarpışma sahneleri, direkler üzerinde salınan adamlar, havaya uçan araçlar ve hiç durmayan müzik… Aksiyon bölümlerinde soluksuz bırakan film, müzikle birlikte sahne sona erince derin bir nefes aldırıyor. CGI efektlerine çok az yer veren yönetmen, müzik kullanımı ve keskin renk paletleriyle de enerjisini yüksek tutuyor.

Muhtemelen yeni bir üçlemeye doğru yol alan Mad Max serisi, Fury Road ile tazeleniyor. Küllerinden doğmakla kalmıyor, ait olduğu aksiyon türüne de güçlü bir soluk aldırıyor.

ZAMAN-KÜLTÜR