Bakanlık açıkladı! Hangi ilde kaç terörist var?

İçişleri Bakanlığı aranan teröristler listesini yayınladı. Bakanlık 706 teröristin fotoğrafını yayımladı.
Bakanlığın aranan teröristler listesinde, 46 farklı kentin nüfusuna kayıtlı 706 yasadışı örgüt üyesi var.

İçişleri Bakanlığı’nın yayımladığı aranan teröristler listesine göre, 706 terörist 46 kentin nüfusuna kayıtlı. 35 kentte ise teröristlerin izine rastlanmadı. Listede teröristlerin fotoğrafları, mensubu oldukları örgütler, doğum yerleri ve tarihleri yer alıyor.

BAKANLIK FOTOĞRAFLARI DA YAYINLADI
Haber Merkezi
PKK ve birçok örgüt mensuplarının nüfusa kayıtlı olduğu illeri de açıklayan İçişleri Bakanlığı, aranan 706 teröristin fotoğrafını yayımladı. Teröristler kırmızı, mavi, yeşil, turuncu ve gri olmak üzere 5 grupta aranıyor.

BİRİNCİ SIRADA HAKKARİ VAR

Örgüt üyelerinin yoğun olduğu kentlerin arasında birinci sırayı 141 teröristle Hakkâri alırken, ikinci sırada 82 kişiyle Diyarbakır, üçüncü sırada 50 kişiyle Tunceli, dördüncü sırada 48 kişiyle Batman, beşinci sırada ise 43 kişiyle Mardin yer aldı. İstanbul’dan 9, Ankara’dan 2 ve İzmir’den 2 teröristin ismi de listede geçiyor. Listede Almanya, Kazakistan, Azerbaycan ve Suriye doğumlu teröristler de yer aldı.
650 PKK’LI VAR

Türkiye genelinde aranan örgüt üyelerinin 650’si PKK’lı… DAEŞ’ten 34, DHKP-C’den 3, FETÖ/PDY’den ise 12 kişi listede yer alıyor. Yurtdışında ise PKK’dan 6, DAEŞ’ten de 3 kişi aranıyor. Arananlar listesindeki 6 PKK’lı Suriye doğumlu. 3 DAEŞ üyesinin de Almanya, Azerbaycan ve Kazakistan doğumlu olduğu belirtiliyor.

KIRMIZI KATEGORİ

Kırmızı kategoride 33, mavi kategoride 71, yeşil kategoride 54, turuncu kategoride 60 ve gri kategoride ise 488 teröristin adı bulunuyor. Kırmızı kategoride FETÖ/ PDY’den Fethullah Gülen; bölücü terör örgütü PKK’dan Cemil Bayık, Murat Karayılan, Duran Kalkan; DAEŞ’ten İlhami Balı ve ‘Dokumacılar Grubu’ndan Mustafa Dokumacı bulunuyor.

Posof Sınır Gazetesi

Ortalık Kan Gölüne Dönmüşken, Hangi Anayasayı Yapabilirsiniz? …

HDP İstanbul Milletvekili Filiz Kerestecioğlu, ‘Ortalık kan gölüne dönmüşken, siz 3 gündür bir ilçede insanlar insanlar öldü mü kaldı mı ya da Türkiye’nin hiçbir yerinde gösteri yapılmasına izin verilmez haklarınız ihlal ediliyorken hangi anayasayı yapabilirsiniz?
Haberler.Com

EY DİYANET İŞLERİ BAŞKANLIĞI, KALA KALA KALDI DA BABANIN KIZINA YÖNELİK ŞEHVETİ Mİ KALDI? SİZİN YAPACAK İŞİNİZ YOK MU? VERDİĞİNİZ O FETVA NEDİR? BU FETVA HANGİ KİTAPTA YAZIYOR? BİR DE KALKIP DİN İMANDAN BAŞKA BİR ŞEYİ DİLE GETİRMİYORSUNUZ. MÜSLÜMANLIK BU MUDUR, UTANIN.

Fahrettin ÖZTOPRAK

Biz dini ailemizden ve yaşadığımız toplumdan öğrendik. Çünkü ailemiz ve toplum bize dini böyle anlatmıştı. Dinde zerre kadar bile sapıklığın olabileceğini tahmin etmiyor, hatta aklımıza bile getirmek istemiyorduk. Biz Sultan Alparslan’ın dediği gibi, bidat nedir bilmeyen temiz Müslümanlardık. Zamanla büyüdük, üniversitede okumaya başladık. Bu arada bizi anlatılanları da sorgulamamız tabi bir durumdu. Mesela, Adem ve Havva’nın çocukları. Yani, insan neslinin onlardan çoğalması. Dayanamadık, bilenlere sormak istedik. Aldığımız cevap, yeterli değildi. Çünkü kardeşin kardeşle evlenmesi gibi bir şeydi bu. Şeyini bırak, tam da öyleydi. “Hocam, kardeş kardeşle evlenir mi, bu sapıklık” dedik. “Hayır, sapıklık değil” dediler. Neymiş efendim, keseler ayrı imiş. Ayrı keselerde dünyaya gelenler, yani kız erkek birbirleriyle evlenebilirmiş. Bir zaman sonra tutarsızlıklarını anlayınca bunu söylemekten vazgeçtiler, “Havva anamız hep ikiz doğum yapıyordu. Bunlardan birisi erkek, diğeri de kızdı. Hz. Âdem, aynı anda doğan ikizleri, bir önce veya bir sonra doğan ikizlerle evlendiriyordu” demeye, Habil ve Kabil hikayesini anlatmaya başladılar. O arada, Said-i Nursi’nin müritleri buna izah getirmek isteyip, “günümüzde haram olan kardeş ile evlenmek ki, insanların kavimlere ayrılmasından sonra bu durumun oluştuğunu düşünüyorum. Adem zamanında helal sayılmış olabilir” gibi onun bir sözünü yaydılar. Nasıl olursa olsun, bir ana ve babadan doğan kardeşti. Bunların evlenmesi, cinsel ilişkiye girmesi sapıklıktı. Hatta anne ayrı bile olsa, yine aynı babanın sulbünden gelenlerin de cinsel ilişkiye girmesi sapıklıktı. Vay efendim, Allah ilkin serbest bırakmış da sonra yasaklamış. Bunu kimse yemez. Öyleyse putperest, pagan, Budist ve Uzak doğu, hatta eski Amerika toplumlarında bile, kardeşin kardeşle evlenmesi hoş görülmezdi. Yani, İslamın kafir olarak nitelediği bu toplumlarda çok yüksek bir ahlak vardı. Demek ki kardeşin kardeşle evlenmemesi Allah’ın şeriatından değil, doğa yani tabi kanunların gereğiydi. Türkiye’de İslamı ilk sorgulayan da Müftü Turan Dursun oldu, “Din Budur” adlı eserini yazdı. Vay bunu yazan sen misin, onu öldürdüler. Yapanlar belliydi. Devletin bir gizli kurumu onu öldürmüştü. Kuran’a baktığımız zaman sorgulamanın önemi büyüktü. Çünkü, Allah ayetlerde hiç düşünmez misiniz, akletmez misiniz demekteydi. Kafir diye öldürülen Turan Dursun Allah’ın huzuruna şehit olarak çıkmıştı.
Yine peygamber hakkında birileri bir şey söylüyor, onun 10 yaşında Ayşe ile, hatta evlatlığı Zeyd’in karısı Zeynep’le evlendiğini ileri sürüyordular. Sonra bu söylentileri incelmeye başladık. Hadislerde Ayşe’nin Hicret’te peygamberle nişanlı olduğu, 8 yaşında ikin Medine’ye Mekke’den gelen kervandan yere düşen ziynet eşyasını almak için geri kaldığını, çocuk olması hasebiyle kervanın geçip gideceğini düşünmediğini, onu bu durumdan geriden gelen birinin kurtarıp, Medine’ye getirdiği, hatta bir dedikoduya da mahal verildiğini gördük. Oysa getiren kişi çocuk Ayşe’ye dokunmamıştı bile. O Allah’ın emanetini tertemiz getirip teslim etmişti. Peygamber de Ayşe ile 624 yılında evlendi. O yıl 18 yaşında bulunan kızı Fatıma ile Hazreti Ali de evlenmişti. Peygamberin 8 Haziran 632’de vefatında Ayşe 18 yaşındaydı. Yine Zeynep’le evlenme meselesinde Allah peygambere ayet indirmiş, onun evlenmesinde mahsur görmemişti. Bu hususta da Ayşe’den bir söz nakledilir, denir ki, bir gün peygambere, “Görüyorum ki Allah senin hevana göre ayet indiriyor” mealinde, “Vallahi rabbinin senin arzunu hemen yerine getirdiğini görüyorum” demişti. Onun kast ettiği şey de, Zeynep’le ilgili inen ayetti.
Oysa Hazreti Muhammet, Hicret’e kadar, hatta 10 yaşındaki Ayşe ile evlenene kadar çok ahlaklı, mükemmel tarzda ahlaklı biriydi. 619 yılında vefat eden eşi Hazreti Hatice’den başka bir kadınla cinsel ilişki kurmamış, hatta bir kadına bile dönüp bakmamıştı. Ticaret ve alışveriş hususunda da çok ahlaklıydı. Güvenilir biriydi. Hatta verdiği sözde duran, hile yoluna sapmayan biriydi. Hicret’ten, daha doğrusu 624 yılındaki Bedir Harbi’nden sonra o çok değişti. Bu sırada 15 yaşındaki Dihye-yi Kelbi bin Halife diye biri meydana çıktı. Peygamber onun için, “Cebrail’in tek kılığına girip vahiy getirdiği feta” dedi. Dihye-yi Kelbi ata ve deveye değil, bir katıra binerdi. 627 yılında meydana gelen Hendek Harbi’nde Mekkeliler çekip gittikten sonra 18 yaşındaki bu Dihye-yi Kelbi peygamberi Yahudi Kurayza kabilesine karşı kışkırttı. Kurayza’dan 900 kişinin boynu vuruldu. 2500 kişi de esir ve köle yapıldı. Oysa Kureyza Mekkeliler anlaşma teklifi yaptığı halde onlardan uzak durmuş, bu nedenle Mekkeliler Kurayza yönünden Medine’ye hücum edememiştiler. Dihye-yi Kelbi’nin 21 yaşına girmesiyle Mekke 630 yılında peygamber tarafından fethedildi. Fetih ayeti de bu sırada, Mekke’nin fethinde indi.
Tabi ki biz bunları çok sonra öğrendik. Öğrendiğimiz güne kadar da bilmiyorduk. Dolayısı ile bizde İslam hususunda bir hayal kırıklığı meydana geldi. Bu nedenle İslamı sorgulamaya başladık.
Evet, memleketimizde 14 yahut 15 yaşlarındaki kızlarla evlenenler vardı ama, 10 yaşında, hatta 12 yaşında kızlarla evlenen hiç yoktu. Budist, pagan ve diğer dinlerde de yoktu. Gördük ki bu İslamda varmış. AKP’nin 13 yıllık tek başına iktidarı zamanında İslamda 10 yaşında evlenmeyi bir anda 9 yaşına, hatta 8 yaşına indirenleri bile gördük. Bu hususta bilhassa Suudi şeyhlerin fetvasını öne sürüyordular.
Geçen günlerde bizim Diyanet İşleri Başkanlığımız da bir fetva yayınladı. “Bir babanın öz kızına duyduğu şehvet, karısıyla olan nikâhını düşer mi?” sorusuna verilen kapsamlı cevabın tam metni şöyle: “Babanın kendi öz kızını öperken şehvet duyması durumunda nikâhın ne olacağı konusunda görüş ayrılığı vardır. Bazı mezheplere göre, babanın şehvetle kızını öpmesi ya da şehvetle ona sarılmasının nikâha bir etkisi yoktur Hanefilere göre ise; babanın, kızını şehvetle öpmesi, kızına şehvetle sarılması durumunda kızın annesi bu babaya haram olur. Ancak bu tür sonuç doğuracak tutmanın, teni tenine değerek olması ya da altının sıcaklığını iletecek kadar ince bir örtüden olması gerekir. Kalın elbiselerden tutarak ya da vücuduna bakıp düşünerek, şehvet duymak, bu tür bir haramlık oluşturmaz. Ayrıca kızın, 9 yaşından büyük olması gerekir. Şehvet duymanın işareti, erkeğin organında bir uyanma, uyanıksa uyanışının artması, kadının da kalbinin heyecanla çarpmasıdır.”
Allah allah. Bu nasıl iştir, bir türlü anlayamadık. Sapıklık olur da bu kadarı olmaz. Şimdiye kadar olanları hoş görebiliriz. Peygamberin evlenmelerini bile hoş görebiliriz. Hatta Kurayza olayını bile hoş görebiliriz. Ama bu fetva bir an bile hoş görülecek cinsten değil. Velhasıl 13 yılda sapık bir toplum olup meydana çıkmıştık.
Diyanet İşleri söz konusu fetvayı kendi internet sitesinde yayınlamıştı. Bu fetva Türkiye’de çok büyük tepki gördü. Yoğun tepkilerin artması üzerine bu fetvayı sitesinden kaldırdı. Güya site bakıma alınmış.
Arap toplumu bozuk bir toplumdu. Hazreti Muhammet de çok ahlaklı bir peygamberdi. Buna şahidiz. Ancak Arap toplumunu geleneklerinden vazgeçirmek imkansız bir şeydi. Peygamber de bunu Hicret’ten sonra düşünmüş olabilir. İslamın Arap toplumunda yayılması için bu topluma taviz vermek gerekti. 624 yılında meydana gelen Bedir Harbi’ne kadar İslam savaş dini değildi, barış diniydi, sulh diniydi. 620 yılındaki Miraç olayına kadar İslamda namaz yoktu. Oruç var mıydı, onu bilmem. Hatta Cuma namazı bile yoktu. Cuma günü de yoktu. Bu güne Araplar Yevmi Arube, yani Arapların günü derler, Arap büyükleri her Cuma günü toplanıp karar alırlardı. Kabe Araplarda kutsaldı. Bu aslında Hazreti İbrahim’in kendine ev olarak yaptığı bir yerdi. Ama, Araplar zamanla ona Allah’ın evi demeye, burada putlarını sergilemeye başladılar. Hazreti Muhammet Yahudiler gibi yön olarak Kudüs’e yönelirdi. Hicretin ikinci yılına, yani 624 yılına kadar böyle namaz kıldı. Sonra kıblenin yönüne Kabe’ye cevirdi. Çünkü Kabe Arapların kıblesiydi. Araplar Ay yılı takvimi kullanırdı. Ay yılında günler 354 gün çekerdi. Oysa Güneş yılında 365 gün 6 saatti. Güneş takviminde günler, haftalar, aylar yer değiştirmezdi. Mesela, 21 Mart yıl dönümü olarak hep aynı güne, aynı haftaya, aynı aya denk gelirdi. Oysa Araplarda aylar gezerdi. Bir bakarsınız Muharrem ayı yaz mevsiminde, bir bakarsınız Kış mevsimindeydi. Güneş yılı takvimi sabitti. Ay yılı takvimi gezgindi. Araplarda hac vardı. Araplar her yıl hac ayında burada toplanırdılar. Araplarda Haram aylar vardı. Bu aylarda savaşmak yasaktı. O nedenle Haram aylar demiştiler. Kuran’da da Haram aylar var. Hatta bu aylarda savaşmamak da var. Hac zamanı ihrama girmek Müslümanlık gereği değil, Arapların bir adetiydi. İhramda elbise altına giysi giyilmezdi. Bu Arap adeti İslamdan sonra da devam etti.
Muhammet Arap geleneklerinde herhangi bir değişiklik ve reform yapmadı, aynen uyguladı. Cuma gününde ise iki rekat namaz koydu. Aslında bu namaz İslamdan önce Araplarda da vardı. Hutbe İslamdan önce Araplarda da vardı. Tek değişiklik, zamanla Haram aylarda oldu. Recep, Şaban ve Ramazan’ı koydular, Muharrem ayını da buna yılın başlangıcı olarak eklediler. Haram aylar olarak 4 ay yine muhafaza edilmişti. Araplar kendi aralarında bu aylarda savaşmazdılar. Bu nedenle söz konusu değişikliği pek değişiklik olarak görmüyorum.
Araplarda 10 yaşında kızlarla evlenmek cahiliye döneminden kalmıştı. Hatta bir efendinin kölesinin karısı ile evlenmesi bile. Hazreti Muhammet Arap geleneklerinden zerre kadar şaşmadı, bunları uyguladı. İşte onun söz konusu gelenekleri uygulaması nedeniyle Araplar İslamı kabul ettiler. Hazreti Muhammed’in herhangi bir neden yokken Kurayza kabilesine saldırması da bir Arap geleneğiydi. Araplar çok zor durumda kalıp, bundan güç bela kurtulduklarında, illa bir kurbanlık hedef arar, oraya yönelirdiler. Bu genellikle savaşlarda olurdu. Amacı saldıranlara gözdağı vermek, onları aynı saldırıya bir daha teşebbüs etmelerini önlemekti. Hazreti Muhammet 10 yaşındaki Ayşe ile evlenmeseydi Araplar bunu bir eksiklik olarak görürdü. Hatta o kölesinin karısını almasaydı Araplar yine bunu bir eksiklik olarak görürdü ve iman etmezlerdi. Başta Ebu Süfyan ve karısı Hind binti Ukbe iman etmezdi. Dolayısı ile Muaviye iman etmezdi. Hazreti Muhammet 630 yılında Mekke’nin fethiyle, “Şeytanımı Müslüman ettim” dedi. Evet, onun şeytanı Arap adetleriydi. Bütün Arap adetlerinin hepsi tamamen Müslümanlığa geçmiş, yani İslam olmuştu. Bu nedenle Hazreti Muhammed’i mazur görmekte fayda var. Ancak Hazreti Muhammet bir an bile kızına şehvetle bakmamış, ona yönelik bir şehvet isteği duymamıştı. Ben buna kalıbımı basarım. Zaten tek kızı vardı. O da Hazreti Fatıma idi. Osman ve Ömer’le evlenen kızlar, Hazreti Muhammed’in değil, Hazreti Ali’nin kızlarıydı. Ümmü Gülsüm de Hazreti Ali’nin kızıydı.
Öyle ise, Diyanet İşleri söz konusu fetvayı nereden veriyor? Benim bildiğim hanifilik mezhebinde de böyle bir şey yok. Eğer yeni icat etmişlerse onu bilmem. Ama illa dört mezhebi birbiriyle uzlaştırmak ve bunun adına Sünnilik demek için yapıyorlar ise, bilsinler ki çok yanlış yoldalar. Bırak kızın 9 yaşından büyük olmasını, kız evladı kaç yaşında olursa olsun, isterse 20-30 yaşında olsun, bir baba evladına şehvetle bakamaz, ondan şehvet isteği duyamaz. Vay efendim, elbisesi kalın olmalıymış, çok ince olmamalıymış. Beyler, bu işler kılık kıyafet, örtünme işi değildir, Bir babanın kızı isterse çırılçıplak olsun, o baba kızına karşı yine şehvet duyamaz, ondan şehvetlenemez. Bu doğal, yani tabi bir kanundur. Fıtrat icabı bu böyledir. Kimse kalkıp da kem küm etmesin, milletin ahlakını da bozmaya çalışmasın. Bilsinler ki Arap Müslümanlığı başkadır, Türk Müslümanlığı başkadır. Bunun farkına bir an önce varalım. Bize Arap Müslümanlığını kimse Allah’ın ve peygamberin dini Müslümanlık diye yutturmasın. Türkler temiz bir millettir. Yemesi temizdir, giyimi temizdir, ahlakı temizdir, karakteri temizdir, dili temizdir. Kanı temizdir. Ruhu temizdir. Düşüncesi temizdir. Oysa Arap pistir. Var oluşundan beri pistir. Evet, pistir. Yapısı pistir. Dili pistir, Fikri pistir. Karakteri pistir. Düşüncesi pistir. Giyimi pistir. Yemesi pistir. Sofrası pistir. Cinsel ilişkisi bile pistir. Oysa Peygamber efendimiz, “Temizlik imandandır, imanın yarısıdır” demiştir. Oysa Araplar onun bu sözüne rağmen pislikten kendilerini bir türlü kurtaramamışlardır. Hatta Arabın Zemzem suyu bile pistir. Dünyada ne kadar pislik var ise Araplarda mevcuttur. Zaten pislik de petrol demektir. Pislik karara karara petrol olmuştur. Bu nedenle Araplar petrol ile zenginleşmişlerdir. Onları pislik zengin etmiştir. Bu nedenle Araplar pislikten bir türlü vazgeçmezler.
Bizim Hazreti Muhammed’imiz Hicret’e kadar olan peygamberdir. Zaten bu yüzden Hallac-ı Mansur, beni öldürün diye haykırmış, onu 922 yılında idam etmişlerdir. O hicretin tam 300’ncü yılında idam edilmiştir. Peki, Hallac-ı Mansur kimdi? O gerçek Muhammet’ti. Ashab-ı Kehf gibi 300 yıl uyuyan bir Muhammet’ti. Onun idamına kadar Türkler Müslümanlığı kabul etmemişti. Türkler onun idamı ile Müslümanlığı kabul etmeye başladılar. Şunu çok iyi bilin ki, Türkler kılıç zoru ile Müslüman olmuş bir millet değildi. Araplar 705 yılında Kuteybe bin Müslüm ile Türk yurtlarına girmeye başladılar. Onların bu fethi 10 yıl sürdü. 715-716 yıllarında Kuteybe öldürüldü ve başı kesildi. Onun ölümü ile Araplar Türkistan’ı terk ettiler. Çok geçmeden de Horasan’ı terk ettiler. Bir daha da Türk ülkelerine giremediler. Arap tarihçileri, başta Taberi olmak üzere yalan ve palavra yazıyor. Taberi’nin 738-739 yıllarında Araplar tarafından öldürüldüğü ileri sürülen Göktürk başkomutanı Kül Çur, 744 yılında Çinlilere karşı giriştiği bir savaşta öldürüldü. Böylelikle Arapların bir yalanı daha ortaya çıktı.
922 yılında Hallac-ı Mansur’un idam edilmesiyle, onun ruhu Türk ülkelerinde belirdi. Kapı kapı gezdi. Müslümanlığı yaydı. Karahanlılar’dan önce Müslüman Türk devleti kurulmamıştı. Tolunoğulları 868’de Mısır ve Suriye’de devlet kurmuştular ama, bunlar Türk kölemenleriydi. Müslüman olmamışlardı. Tabi ki Türktüler. Ama Müslüman değildiler. Arap kültürünü ve adetlerini yaşamıyorlardı. Türkçe konuşuyor, Türk örf ve adetlerini yerine getiriyordular. İlk Müslüman Türk devleti Hallac-ı Mansur’un ruhunun Müslümanlığı 22 yılda Türkler arasında yaymasıyla 944 yılında Karahanlılar tarafından kuruldu. Bu Müslümanlık Arap örf ve adetlerinden uzak bir Müslümanlıktı. 10 yaşındaki kızlarla sünnet diyerek evlenmek yoktu. Evlatlığının karısını almak yoktu. Sudan yere Kurayza gibi bir kabileyi toptan yok etmek yoktu. Bu Türk Müslümanlığında şeytanını Müslüman etmek yoktu.
Tarihi açın, bakın. Hangi Türk devletinde küçük kızlarla evlenmek vardır. Evet, 14-15 yaşlarındaki kızlarla evlenenler vardı. Ancak bu da nadirdi. Genellikle kızlar 16-17 yaşlarında evleniyordu. Siz Üçüncü Murat’tan itibaren Osmanlı padişahlarının küçük kızlarla evlenmesine bakmayın. İkinci Abdülhamit’in bile küçük yaşlardaki kızlarla evlenmesine bakmayın. Onların bu evlenmesi Türk milletini kapsamaz. Siz Osmanlı sarayına değil, Anadolu’ya bakın. Rumeli’ye bakın. Azerbaycan’a ve Türkistan’a bakın. Var mı? Son 13 yılın dışında 14 yaşından küçük kızlarla evlenmek Türklerde var mı? Bir Diyanet İşleri Başkanlığı bunu neden bilmez? Bunlar İlahiyat Fakültesi’ni bitirmiş kimseler. Nasıl bilmezler? Amaçları illa Arap örf ve adetlerini Türkler içine sokmak ve Türk arasında yaymak istemekse, bunun için de petrol zengini Arap şeyhlerinden yüklü para almışlarsa, yine yanlış yapıyorlar. Günümüzde bakanlıklara ayrılan bütçenin en fazlası yine Diyanet İşleri Başkanlığı’na gidiyor. Buna rağmen adamların gözü doymuyor. Bir imam, bir müezzin bile öğretmenden ve polisten fazla para alıyor. Oysa bir müezzin günde beş vakit namaz okuyor, beş vakit gamet getiriyor. Bir imam günde beş vakit namaz kıldırıyor. Günün diğer saatleri bu adamlar boş, evinde yan gelip yatıyor. Toplasan gündeki çalışma saatleri 2 saat tutmaz. Bir tarafta devlet memuru günde en az 8 saat çalışacak, buna rağmen günde 2 saat bile çalışmayan müezzin ve imam ondan fazla maaş alacak? Adaletli olun beyler. Size bir şey diyen yok. Aldığınız paraya da, çalışma saatlerinize de bir şey diyen yok. Ama lütfen, Müslümanlık adı altında bu milletin ahlakını bozmayın. Bu milleti, Türk milletini din iman adı altında kızları ile cinsel ilişkiye zorlamayın. Babaların şehvetini lütfen kızlarına yönlendirmeyin. Eğer bunu yapmaya devam ederseniz bu millet sizi öyle bir lanetler ki, o Diyanet İşleri Başkanlığı’nın kapısına kilit vurmak zorunda kalırsınız.

Adana Olay Haber

Hangi zeytinyağı nerede kullanılmalı?

Zeytinyağının sağlığa olumlu katkılarından dolayı tüm dünyada ve ülkemizde önemi daha da çok vurgulanmakta ve üzerinde daha çok çalışma yapılmaktadır.

Ancak üretici ülkesi olduğumuz yağ hâlâ ülkemizde istenilen miktarlarda kullanılmamaktadır. Hemen belirtmek gerekir ki her şeyin fazla tüketimi zararlıdır. Ancak günlük kullandığımız yağlar arasına toplam yağ miktarını arttırmadan zeytinyağı ekleyerek günlük kullanım miktarını arttırmakta çok fayda var.

Zeytinyağı % 70 oranında tekli doymamış yağ asidi, % 12 oranında da çoklu doymamış yağ asidi, % 14 oranında doymuş yağ asidi bileşiği ve içerdiği E vitamini, antioksidanlar ile birçok hastalığın önlenmesinde ve tedavisinde önemli bir yere sahiptir.

İyi gelmediği hastalık neredeyse yok

Zeytinyağı tüketiminin fazla olduğu toplumlarda kalp-damar hastalıkları riskinin daha az olduğu tartışılmayan bir gerçek. Zeytinyağı içerdiği yağ asidi örüntüsüyle total kolesterolü ve kötü huylu kolesterolü yani LDL kolesterolü düşürüyor. Aynı zamanda iyi huylu kolesterolün yani HDL kolesterolün yükselmesini sağlıyor. Damar sertliğini önleyerek hem kalp hastalıklarına hem de yüksek tansiyona karşı koruyucu etki gösteriyor.

Zeytinyağı içerdiği antioksidanlar ve E vitaminiyle kansere karşı vücudumuzu koruyor. Akdeniz ülkelerinde kanser sıklığının az olması bu duruma en önemli kanıt olarak gösterilebilir. Özellikle bağırsak, akciğer, meme ve cilt kanserlerinin önlenmesinde ve tedavisinde önemli rol alıyor. İçeriğindeki antioksidanlar kanserli hücrelerin büyümesini ve yayılmasını engelliyor.

Hücreleri yeniliyor

Zeytinyağı, kanser tedavisinde uygulanan kemoterapi ve radyoterapi tedavileri sırasında oluşan yan etkileri azaltıyor. İçeriğindeki E vitamini sayesinde hücre yenilenmesini arttırarak yaşlanma etkilerini azaltıyor. Az miktarda içerdiği kalsiyum, demir ve K vitamini de cilt sağlığının korunmasında etkili. Bağırsak florasının düzenlenmesine yardımcı olarak sindirimi kolaylaştırıyor, kabızlığı gideriyor. Bağırsak ve mide ülserlerini önlüyor. Ülseratif kolit gelişim riskini azaltıyor. Kemik sağlığı üzerine olumlu etkileri var.

Kullandığımız zeytinyağlarının faydaları kadar çok olmasa da çeşitli türleri var. Üretim aşamalarına ve asitlik derecelerine göre 3 çeşit olarak üretilmektedir.

ÇOK ISITMAYIN

Yemeklerde hiç kimyasal işleme girmemesi nedeni ile natürel zeytinyağı kullanımı tercih edilebilir. Zeytinyağının dumanlanma noktası düşük olduğu için çok ısıtılmadan kullanılması gerekir. Yemeklere pişmeye yakın veya piştikten sonra ilave edilebilir. Özellikle natürel zeytinyağlarının kızartma ve kavurma gibi pişirme yöntemlerinde kullanılmaması faydalıdır.

Her çeşit zeytinyağı oda sıcaklığının altında güneş ışığı almayan bir yerde kokusuz yiyeceklerle ve ağzı kapalı saklanmalıdır. Zeytinyağı sağlıklı beslenmede günlük yağ tüketiminin içine mutlaka eklenmelidir. Damak tadına uygun olmayanlar riviera ile başlayabilirler. Bir başka çözüm de her zaman kullanılan yağ ile karıştırılarak yemeklerde ve salatalarda kullanımı olabilir.

1- Natürel zeytinyağı: Hiçbir kimyasal işlem olmadan mekanik ve fiziksel işlemlerle üretilen zeytinyağıdır. Zeytin parçalanır, ezilir ve yağı sıkılır. Asitlik dereceleri düşüktür ve kendilerine has tat ve kokuları vardır. Asitlik derecesi düştükçe tat ve koku daha yoğun hale geliyor. Genellikle soğuk yemeklerde ve salatalarda tercih edilir.

2- Rafine zeytinyağı: Mekanik işlem görmüş zeytinyağıdır. Yağın saflaştırılması işlemi ile koku giderme ve ağartma yapılır. Yağın istenmeyen özellikleri giderilir ancak bunun yanı sıra zeytinyağına koku ve tat katan bileşikler de azalır.

3- Riviera zeytinyağları: Rafine zeytinyağına % 5-20 oranında natürel zeytinyağının karıştırılması ile elde edilir. İkisinin arasında bir tat ve kokuya sahiptir. Sıcak yemeklerde veya kızartmalarda kullanılabilir.

Diyetisyen Hacer Özkaya’nın Meydan Gazetesi’ndeki yazısı için tıklayınız..

ZAMAN-AİLE-SAĞLIK

Apple Etkinliğinde Bizi Hangi Ürünler ve Ne Gibi Sürprizler Bekliyor?

Apple Etkinliğinde Bizleri Neler Bekliyor

Apple 9 Eylül Çarşamba Günü şimdiye kadar yaptığı tüm etkinliklerden daha görkemli bir sunum yapacağını açıkladı. Apple’ın görkemli derken neyi kastettiğini bilmiyoruz. Her gelene bir iPhone 6s Plus dağıtırlarsa tanıtım tadından yenmeyebilir elbet. Ancak şaka bir yana durum daha ciddi.
Tamindir Blog