EGE’DE, XV. YÜZYIL’IN İLK ÇEYREĞİNDE KANLI BİR KOMÜNİST İHTİLÂL GİRİŞİMİ

a-sakız

Fahrettin ÖZTOPRAK

Şeyh Bedrettin’in, Akdeniz ve Ege’de, adalardaki Grek papaz ve rahipleri arasında bile fikrî otoritesiyle birlikte büyük itibarı da vardı. Grek kilisesinin gittikçe İslama yakınlaşması, onun sırf Sakız Adası’nda değil, diğer yerlerde de düşünce bakımından yankılandığını pek güzel bir şekilde açıklamaktadır. Oysa Sünnî geçinen ve gerçeği tam anlamıyla kavrayamamış bazı din adamları Şeyhi küfre saplanmak ve mukaddesata saldırmakla suçluyorlardı. Tarihçilerden İdris Bitlisî ve havas takımından Koca Hüseyin, Bedrettin’e öylesine kara çalıyorlardı ki, dedikleri kendi basitliklerini olduğu gibi aşikar ediyordu. Ama, Şeyh Bedrettin’in düşünce ve tarikatın daha ilerisine geçerek, kendisini siyasî hayatın bir parçası haline getirip. devlet ve toprak reformcusu olarak meydana çıkması hoşgörü yanında insanlık fikrini de amaçlamasındandı. İşte, o bu nedenle Musa Çelebi’nin kazaskeri olmuş ve onu bir nevî yönlendirmişti. Şeyh Bedrettin’in fikir ve görüşleri doğrultusunda hareket eden Musa Çelebi, Bizans imparatorunun kızını alıp onunla akrabalık ilişkisi kuran kardeşi Mehmet Çelebi’ye yenilmiş, Şeyh Bedrettin ise İznik’e sürgün edilmişti. Kazaskerliği sırasında da müridi olan Börklüce Mustafa, emanet ettiği torunlarını alarak, Şeyhin yanına gelmişti.
XVI. Yüzyıl. tarihçilerinden Hoca Sadettin, Tacü’t-Tevarih adlı eserinde, Börklüce Mustafa Şeyh’in kazaskerliği sıralarda onun kethüdasıydı ve resmi işlerini görürken bile Şeyh ona danışırdı diyor. Nedim Filipoviç bu noktadan hareket ederek, Börklüce’nin Şeyh Bedrettin’i etkileyecek düzeyde eğitim görmüş ve o nispette de enerjik birisi olduğu ve Musa Çelebi’nin de onun danışmanlığına büyük önem verdiği sonucunu çıkarıyor.
Oruç Beğ Tarihi, anlaşılan Hoca Sâdettin Efendi’ye kaynak vazifesi görmüş. Bu kitapta onun dedikleri var. Börklüce Mustafa’nın Karaburun’da Şeyh olup, ortalığı karıştırarak, Aydın havalisini kendi yanına çekmesine dair bilgileri daha net ve aslî olaraktan Bizans Tarihi yazarı Dukas’ın kendisi yazmış.
Dukas’a göre:
O günlerdeydi. Dağlardan geldi. Köylü ve halktan biriydi. Ama, bir Türk idi. Birdenbire ortaya çıkmıştı. Bu görünen yerler, İyonya Körfezi’nin girişi olup, halkın dilinde Stilarion denilen yöreydi. Mekan olarak Sakız Adası’nın doğusuna, tam karşısına düşüyor. O, buralarda Türklerden gönüllüler alıyor ve onlara yoksulluğu öğütlüyordu. Kadınlar bir yana dursun diyordu. Onları ortaklığa dahil etmeyip, “yiyecek, giyecek, çekek hayvanı ve tarım aletlerinin, her şeyin ortak olması gerektiğini” söylüyordu. Öğretisi bu idi.
Yine diyordu ki:
-“Ben kendi evime nasıl girersem, senin evine de öyle girerim”. Sen benim ihtiyaç durumumu düşün, ben de senin ihtiyaç durumunu düşüneyim. Kadınlar, ortaklığa, bu işe dahil değil, diyordu.
O, bu dediklerini bütün kır halkına yayıyor ve onları inandırıyordu. Hıristiyanların da dostluğunu kazanmaya başladı. “Hıristiyanların inançlarına saygı göstermeyen her Türk Allahsızdır” diyor; bu görüşü hâkim kılmaya çalışıyordu. Onun dünya görüşünü kabul eden herkes, rast geldiği Hıristiyanlara dostluk göstererek, onlara çok büyük saygı gösteriyorlardı. Kendisi, kilise babaları ve ruhanîlerle bilgi alışverişinde bulunuyor, onlara kendi görüşlerini söylüyor ve izah ediyordu. “Hıristiyanların inançları paralelinde olmayanların hiçbir zaman kurtuluş yolunu bulamayacaklarını” da müritlerine söylüyordu. İşte o zamanlardı. Adada, Turlato denilen manastırda, çok yaşlıca bir adam vardı. Kendisine Düzmece Mustafa denilen o adam, işte bu rahibe, saçları kısa kesilmiş, ayakları çıplak, başları açık olan iki adamını gönderdi. Yalnız biri cübbe giymişti. Bu ikisi, o yaşlı adama selam verip, haber ilettiler. Biri dedi ki: “Ben de senin gibi dervişim. Ben de senin gibi aynı Tanrı’nın önünde yere kapanıyorum”. Geceleri “denizleri sessize aşıp geliyor, sende kalıyorum”.
Düzmece Mustafa’nın kendine inandırdığı, gerçek yani Börklüce Mustafa arasındaki konuşmada, son zamanlarda cereyan eden garip olaylardan söz edilirken, rahip orada oturan ve kendi halinde, mütevazi bir adamı gösterip dedi ki: “Samos adasında otururken bu adam benimle birlikte derviş hayatı yaşadı. Ama artık şimdi benimle oturup konuşmak için karşıdan gelip her gün (buraya) uğruyor”.
Börklüce Mustafa, etrafındaki müritlerinin başlarına sarık sarıp örtmemelerini, yalnız tek tip elbise giymelerini, tarikat usulü gereği bir derviş hayatı yaşamalarını ve Hıristiyanlara, onların zor durumlarında Türklere yaptıklarından daha çok yardım elini uzatmalarını istiyordu. Müritleri de emri aynen yerine getiriyorlardı.
Börklüce’nin Sakız (Chios) adasıyla olan irtibatı yeni değildi. Orayla bağlantısını 1416 tarihinden sonra da devam ettirmişti. Adanın Grek olan halkı, onun hoşgörüye sahip düşüncesini çok olumlu buluyorlardı. Çok eskiden Abbasîler, daha sonra Selçuklular zamanında görüldüğü gibi, farklı inançta olanlara çil akçe karşılığında ancak gösterilen resmî tutumdan ziyade Mustafa’nın gayesi insanî idi. O, inanç farklılıklarını aşmak için mücadele veriyordu. Çabasının çok ciddi olduğunu herkese kanıtlamak için de derviş takkesini bile bir kenara atarak dış görünüş itibariyle de Hıristiyanlar ile ve onların rahipleriyle bir olmaya gayret sarf etti. Çıplak başlı yaşamak Mevlevîler için umursamazlık demekti, daha doğrusu onlar için bir gösterge idi. Beyaz sarıkları ile çok uzaktan bile görünüp diğerlerinden ayırt edilebilen Sünnî Türklerce Mustafa’nın tavrı daha ilk anda sapkınlıktan başka bir tutum değildi.
Onun hakkında bir Osmanlı tarihçisi, Börklüce Mustafa kendisini Aydın-Eli’nde kurtarıcı olarak halk kesimine duyurmuş, birçok şeyde mubah yolunu açmış, fikirlerini kimi zaman herkesle görüşüp tek tek, kimi zaman toplulukları bir araya toplayıp onlara vaaz yolu ile beyan etmiş, böylelikle ün sağlamıştı, diyor. Bu yazarın dediği gibi, o güne kadar olan gelen, şarap içmek, baş örtmemek, namaz kılmamak, oruç tutmamak, kadınlarda çarşafla sokağa çıkmamak, kız-erkek konuşmamak, kız-erkek birlikte öğretim görmemek, işe başlarken besmele çekmemek, sofraya oturunca Arapça dua etmemek gibi birtakım dini yasakları kaldırıyor, onların her birinden feragat ettiğini bizzat gösteriyordu. Tarihçi Neşrî bu ileri sürdüklerini İkinci Murat devri tarihçilerinden Şükrullah Efendi’den etkilenip yazmış. Şükrullah ise, Arap peygamberin yasaklamalarını hiçe sayan Börklüce Mustafa’yı töre ve adetleri bile çiğneyen biri olarak gösteriyor, aklınca en ağır suçlamaya gitmesine rağmen, onun kendini bir Türk peygamberi ilân ettiğini de rahatça söylüyordu. Yine ona göre, işte bu yüzden o Türk peygamberin müritleri “Allah’tan başka Tanrı yoktur” diyorlarmış, ama “Muhammet onun peygamberidir” demiyorlarmış!
Börklüce Mustafa, Türklerin ve Greklerin yerleşim birimlerine ait olan yörelerde etkinlik göstererek, faaliyetlerini sürdürüyordu. Çeşme yarımadasında bulunup da yaşayan Müslümanlar ve Hıristiyanlar onun potansiyel olarak müttefikiydi. Çünkü bütün bu kesim, Türk komşularıyla aynı ekonomik sıkıntılar içinde idi. Ayrıca Mustafa Ege denizinde, Mora yarımadasına kadar ilişkilerini geliştirmişti. O bu ilişkiyi Giritli keşişe borçluydu.
Şeyh Bedrettin’in Edirne’de çocukluk arkadaşı Gemistos Plethon’un 1415-1416 yıllarında yazdığı “Peloponnesos’un Sorunları Üstüne” adlı söylevinde, Mora yarımadasının önemine değinmekte, meselenin sosyo-ekonomik boyutuna inerek, bunun çözümü için önerilerde bulunmaktadır:
“Bundan sonraki önerim bütün toprağın, toprak üstünde yaşayan herkesin ortaklaşa mülkiyetinde olması ve hiç kimsenin onun bir parçasının (kendi) özel mülkü olduğunu iddia edememesidir. Her kim toprak isterse canı nerede isterse alıp tahıl ekmeli, ev kurmalı ve dilediği, üstesinden gelebildiği kadar toprak sürmelidir… Herkesin böylece emeğini eşit ölçüde kullanması mümkün olursa, bütün toprak işlenecek ve ürün verecek ve işlenmemiş toprak kalmayacaktır…” O bu önerisinde Mustafa’nın halk kesiminde yaymış olduğu fikirlerinden yararlanmıştı.
Aslında Hunlarda ve Göktürklerde mülk Tanrı’nındı. Bu nedenle Türkler konar-göçerliklerinde bile yaylım arazilerini ortaklaşa kullanıyor, Çinlilerin aksine hareket ederek, mal ve mülke pek önem vermiyorlardı. Hatta ortaklaşa çalışıyor, birlikte iş görüyorlardı. Onlardan gelen bu imece usulü halen Türk köylüleri tarafından muhafaza edilmektedir. Orkun yazıtlarında Türk Bilge Kağan, açı doyurdum, çıplağı giydirdim, sefil ve perişan bir hale gelen Türk insanlarını böylelikle varlıklı ve onurlu kıldım diyordu. 6.’ncı Yüzyıl’da Fars aristokratlarına, mal ve mülk sahiplerine karşı halkı ayaklandıran Mazdek, Zerdüşt inancında olan bir Türktü. Keza, Abbasi zulmüne karşı Azerbaycan Türklerine ayaklandıran, yoksulluğun kaldırılmasından, mal ve mülk ortaklığından söz eden Hürremi Babek de bir Türktü.
K. E. Wadekin Osmanlının cihat ve fetih zihniyetiyle yayılmak için Avrupa’ya yönelmesiyle Anadolu’da, bilhassa Çeşme yarımadasında Türk ekonomisinin tamamen çöktüğünü, bu nedenle çok acı dönemler yaşandığına işaret ederek, denizlerde hiçbir etkinliği kalmayan bu bölge kıta limanları arasındaki işlevini yitirmiş ve ölü bir yöreye dönüşmüş, topraklar verimsizleşmiş, yoksul bir tarımcılık Ege bölgesine hakim olmuş, balıkçılar ise çıkardıkları deniz ürünlerini alacak kimse bulamaz bir hale gelmişti diyor. Çünkü İzmir’in önemi artık tamamen tükenmiş, her şey eskide kalmıştı. Yeni toprakların feodal sahipleri olan sipahilerin emir altındaki reayayı daha çok sömürmekten başka düşündükleri yoktu. Gerçekten de korsanlık yanında köle ticaretiyle onlar, eskisi gibi pek kazanç edinemiyorlardı artık. Bu durum, kıtanın o kesimine hâkim devlet otoritesini sarsabilir ve yarımadanın o sırada çöken ekonomik gücü ve aşikar bir hoşnutsuzluk nedeniyle ayaklanmaya yol açabilirdi. İşte bu yüzden, Börklüce’nin vaaz ettiği tüketimi frenleme ve ortak bir ekonomiye yönelmeye Hıristiyanların kulak kabartmalarını çok doğal bir şekilde karşılamak gerekir. Bu Baba Resul’ün tasarladığı şeyin ise Bayramîye dervişlerinin uygulama alanına koyarak gerçekleştirdikleri Köy Tarım Toplulukları olması çok muhtemeldir. Çünkü, Bedrettin’le Azerbaycan’da karşılaşan Şeyh Hamit, yoksul köylüleri bir araya getirerek, bir çeşit üretime yönelik topluluklar meydana getirmiş ve onların sıkıntılarını bir hayli gidermişti. Öyle ki, pir ve müritleriyle kendilerini tarım faaliyetlerine adayan o insanların arasında kendi şahsiyetini olduğu gibi kabul ettiren Hacı Bayram Veli (ö. 1430), Ankara dolaylarında dünyaya gelen bir köylü olarak, 1402 felâketinden sonra düşündüğü tarikatı nihayet kurmuş, geliştirmiş ve belirli bir seviyeye getirmişti. Tarikatın üyeleri bir çeşit kooperatifleşmeye giderek kendi aralarında işbirliği yapıyor ve birbirleriyle dayanışma içerisinde bulunuyorlardı. Ortaya koydukları emeklerinden elde ettikleri ürünlerle geçinip gidiyorlardı. Toprağı hep birlikte işliyorlar ve hasattan da hep birlikte yararlanıyorlardı. Tarikata Ankaralı kumaş ve halı dokumacıları bile katılmıştı. Topladıkları paraların bir kısmını yoksulların ihtiyaçlarını gidermek için sarf ediyorlardı. Tarikat bir nevî âhî örgütü gibiydi.
Ancak; Börklüce Mustafa, kendi derviş topluluklarını kurmakla yetinmeyip, müritlerini silahlandırarak, sonraki kıran kırana bir mücadeleye hazırlanıyordu. Amacı vardı. O da, her türlü sömürüyü ve her türlü baskıyı ortadan tamamen kaldırıp, Osmanlı devletinin zulüm çarkını çökerterek, bütün toplumu insanî idealler doğrultusuna dönüştürmekti.
Börklüce Mustafa, kendi çevresindeki müritlerinin çoğunu silahlandırdığına nihayet kanaat getirmişti ki, mücadele bayrağını açarak, açıktan açığa dalgalandırdı. Şeyh Bedrettin’in ikinci halifesi Torlak Kemal ise, tam o sıralarda, Manisa’dan üç bin adamıyla birlikte bu ölümcül kavgayı arka çıkarak harekete geçmişti. Filipoviç’in tahminine göre; belki de Mustafa ile Kemal, Şeyh Bedrettin’in talimatı üzerine bu şekilde anlaşmışlar ve faaliyet alanlarını bir az da olsun genişletmişlerdi. Koca Hüseyin, tam yedi bin kişinin bu Allahsız rafızînin peşinde yürüdüğünü söyleyerek, Börklüce Mustafa’yı bir nevî suçlamak istiyor. Hatta Mustafa’dan sonra Kemal’in peşine başka dinde olanlar da takılmış. Devrin yobaz ve softa zihniyetini temsil eden Koca Hüseyin aynen böyle diyor ve bu iki Türk insanına nefretini kusuyor.
Börklüce Mustafa’yla ilk karşılaşan Osmanlılar tarafından Aydın valiliğine tayin edilen Bulgar dönmesi Şişmanoğlu İskender Paşa oldu. Onun yanındaki tüm birlikler yok edildi. Ondan sonra aynı âkibete Saruhan’a vali tayin edilen Ali Bey uğradı. Ama o, hayatını güç belâ kurtarabildi. Fırsat ellerine geçmiş olmasına rağmen; ayaklanmacılar, zaferlerini daha geniş bir alana yayıp da bunu bir karşı saldırı haline dönüştürmediler, Karaburun yarımadasına, Aydın ve Manisa’ya sanki çakılı kaldılar.
İşte bu arada Sultan Birinci Mehmet, tehlikeyi anlayarak vaziyetin farkına vardı. Vezir Beyazıt Paşa’nın emrine Anadolu ve Rumeli ordularından askeri birlikler vererek onu savaş meydanına yolladı. Her iki savaşan tarafın da kıran kırana sürdürdüğü bir dizi muharebeden sonra Börklüce Mustafa’yı Osmanlılar, devamlı takviye edilen kuvvetler sayesinde yendiler. Onu yakalayıp, Efes’e kadar yerlerde sürükleyerek getirdikten sonra, bedenine çeşitli işkence yapmaya başladılar. Çarmıha çivilediler. Börklüce Mustafa, en son “Dede Sultan eriş!” dedi ve (içinden kelime-i şehadet getirmesiyle) ruhunu Allah’a teslim etti. Sultan Birinci Mehmet, ele geçirdiği toprakları sipahilere birer birer bölüştürdükten sonra, Türk Peygamberin taraftarlarına karşı amansızca cezalandırmalara gitti. Torlaklara da aynı yöntemi uyguladılar. Torlak Kemal’i ele geçirdikleri müritleriyle birlikte darağacında sallandırdılar.
Çarmıha germeye sözü yeniden getirdiğimizde görüyoruz ki, bu ceza çok daha önceleri, Selçuklularda da vardı. Baba Resul’e belki Sünnî olmadığı belki de Hıristiyanlarla dostluk ilişkisinden dolayı böyle bir cezayı reva görmüşlerdi. Peki, bu olaylar olurken Şeyh Bedrettin nerede idi? Onun İznik’ten kaçarak, (Kastamonu’ya) gittiği ve İsfendiyaroğlu’na sığındığı söyleniyor.
Kırsal kesimden destek alan, köylüler ve yoksul kimseler tarafından da desteklenen Börklüce Mustafa’ya bağlı ve onun emrinde savaşan Karaburun ayaklanmacılarının sayısı Şükrullah göre dört bin, Dukas’a göre altı bin, Bitlisî’ye göre ise on bin civarındaydı. “Girit’in huzuru, isyan vazeden, bütün köylülerin özgür olduğu propagandası yaparak Kandiye, Resmo ve Stia kazalarını dolaşan aşağı tabakadan insanlar tarafından tehdit edilmektedir. Bu türden sözler senyörlüğün otoritesi açısından son derece sakıncalıdır ve tarikat büyükleri denetiminin güçlendirilmesini, elebaşılarının izlenmesini ve tutuklanmasını salık vermektedir” yazılı 23 Eylül 1415 tarihli bir Venedik belgesi de Karaburun ayaklanmacılarının varlığını doğrulamaktadır. Andros senyörü Pietro Zeno tarafından gönderilen bir rapora göre, ayaklanmaya katılanlar 1403 yılından, yani Timur’un İzmir’i alışından beri, ona karşı olarak Ege kıyılarındaki adalarda, bilhassa Sisam ve Sakız’da bulunmakta ve faaliyetlerini sürdürmekteydiler. Ona yakın köy kurmuş oldukları gibi, ellerinde de yedi gemi vardı. Rahip Domenico del Alemania onlarla görüşmek için 1403 yılının Nisan ayında iki kadırga ile Sisam adasına yola çıktı. 1418 yılına ait bir belge de, Sisam adasına yerleşen Türklere dair bilgiler vermekte, bunların Anadolu’dan eşlerini, çocuklarını ve yakınlarını da getirdiklerini belirtmektedir. Demek ki ayaklanmanın boyutu, Ege adalarını bir kısmını kapsadığı gibi Girit adasına kadar varıp dayanmaktaydı.
Şükrullah, Börklüce ve ayaklanmacıların öldürülürlerken, Kelime-i şehadetin ilk kısmını söyleyip, “La ilahe illallah” dediklerini, ikinci kısmını söylemediklerini, yani “Muhammet Resulullah” demediklerini ileri sürmektedir. Bu çok eskiden beri, hatta Abbasiler devrinde bile ayaklanmacılara karşı ileri sürülen bir suçlamadır. Ayaklananları halkın gözünden düşürmek, ayaklanmaya bir daha fırsat vermemek için söz konusu durum onlara yakıştırılır. Hatta onların zındık olduklarını bile söylerler. Bunu dönemin iktidarı tarafından idam edilen Halep Türkmenlerinden büyük mutasavvıf Sühreverdi’nin şahsında da ileri sürmüşlerdir. Yani amaç, baştakilerin iktidarını korumak için muhalif olanlara, haksızlık ve zulme dur demek isteyenlere karşı her türlü suçlamaya yer vermek.
Şeyh Bedrettin’in Mustafa ve Kemal adlı iki halifesinin başına gelenler Mora yarımadasında bulunan Plethon başına da geldi. O, ölümünden sonra Patrik Gennadios tarafından din sapkını ilan edilerek kitapları yakıldı. Hatta bununla kalınsa iyi. Cesedi yirmi beş yıl sonra gömülü bulunduğu Mistra’daki kiliseden çıkarılıp yakıldı. İki dostun kader ortaklığı buydu. Olay Müslümanlık ve Hıristiyanlık, yani din meselesi değildi. Olay mal ve mülk meselesiydi.
Şeyh Bedrettin, Camiül Fusuleyn adlı eserinde diyor ki:
“Dünyada kutsallık olmaz, kutsallık sadece Tanrı’dadır. Yaratılmış her şey ve her nimet insan içindir. Toprağın tek sahibi Tanrı’dır. Rumeli’nde çok görülen malikane sahipleri yüzünden insanlar bu nimetten mahrum kalmaktadırlar… Tüm dünya zenginlikleri insanların ortaklaşa kullanımları içindir… Çalışıp üretmeden yemek yasadışı sayılmalı…”

Adana Olay Haber

Syriza: Türk azınlık yıllarca ‘komünist’ diye korktu, şimdi de destekliyor

Yunanistan’daki Batı Trakyalı Türkler Syriza’nın ‘Müftülük sorununa’ demokratik yaklaşımı ve eğitim politikalarına destek çıkıyor. Syriza’nın Türk milletvekilleri, yıllarca ‘Komünist” diye korktukları Syriza’nın neden destek gördüğünü anlatıyor.
BBCTurkce.com | Haberler – Ana Sayfa